ANA SAYFAÖykü

Lale Şeyda Gülsoy | Kırmızı, Sert ve Soğuk!

Lale Şeyda Gülsoy "Kırmızı, Sert ve Soğuk!" adlı öyküsüyle Edebiyat Daima'da

Buket Uçar | Yürekten Doğan
Hüseyin Kılıç | Derya Kuzusu
Nisa Eser | Meyus

Lale Şeyda Gülsoy | Kırmızı, Sert ve Soğuk!

-Tüm bahtsız kelebeklere-

[sharethis-inline-buttons]

“Her şeyin bir zamanı var. İşler vakitlere rehinli. Tüm zamanların ariflerine, çağlarında büründükleri hallerine selam verme vakti. Yeni bir yolculuk zamanı. Bir yerden kalkıp bir yere varılacak. Kendinden başlayan yol, yine kendinde noktalanacak. Her şey birdenbire olacak.”

Uyanır uyanmaz ellerine bakıyordu her sabah. Bunu boşluğa bakar gibi yapıyordu. Bu bakış, bir tek an sürüyordu. “Boşluk” diye sayıklıyordu içinden. Her şeyin içinde döndüğü boşlukla yüzleşiyordu her sabah. Mutlak sıfır noktasındaydı. Kara deliğe düşmüş gibi. Ellerinden sonra, ayaklarını yokluyordu göz ucuyla sonra. Bunlar, onun ayakları mıydı? Tanımıyordu ayaklarını da elleri gibi. Tanıdık olan tek şey, uzaklardan burnuna çalınan o kokuydu. Geniz yakan, kesif bir koku. Evin yakınındaki denizden geliyordu.

Evet, ilk cümleler bunlar olmalı.

“Biliyor musun, etrafımızda kozmik bir deniz var, hem de mora çalan mavi bir deniz ve biz içinde kulaç atıp duruyoruz. Bazı alışılmamış yargıların kafasına delilik çuvalı geçirmek, çuvalın ağzını da itinayla ve sımsıkı bağlamak adettendir biliyorum, ama yine de o denizi görmezden gelemezdim.” diyen bir adamın hikâyesini yazmaya tam da böyle başlamalıyım.  

Hikmet’in hayatını yazmaya karar verdiğimden beri, evde kâh salondaki mermer sehpanın etrafında kâh upuzun bir tüneli andıran holde işte böyle kendi kendime konuşarak dolanıyorum. Tünelin ucundaki ışık sayesinde bir şey görmek ya da göstermek derdindeyim de, o tüneli sabırla ve kararlılıkla sırf bunun için yürüyorum sanki. Bu arada, bin dereden su getirdi Hikmet.  Biyografisinin yazılmasını zerre istemedi. Hikâyesini, onun ağzından olduğu gibi yazmam karşılığında ikna oldu. Laf aramızda, Hikmet bildim bileli kendi kendine konuşurdu. Birinin hayatını anlatmak için, onun hayatının içine fazlaca girince galiba ona benzemeye başlıyordu insan. Hikmet, benim çocukluk arkadaşımdı. Onun yaşadıklarına bir nebze olsun tanıktım. Bir nebze olsun diyorum, çünkü biz yaşanan olayları bilsekte o olayların yaşayanlarda açtığı dehlizleri; oradan akan artezyenleri ve o artezyenlerin bir gün hangi kılıkta yeryüzüne püsküreceğini hiç bilemiyoruz. Bende bilemezdim. Herkesin renkler dünyasında ait olduğu bir renk vardır ya, Hikmetin rengi maviydi. Sessiz, derin, sorumluluk sahibi, görünenin ardındaki görünmeyeni aramaya çıkmış kararlı bir ruhtu Hikmet. Tek bildiğim buydu. Benimki de hep mor olarak kaldı. Tutku ve gözü kara bir cesaret belirledi hayatımın yönünü. Yıllar içinde, o bilim adamı oldu. Ben de, çocukluk hayalim olan araştırmacı gazeteciliğin peşine düştüm. Hikmet’in yaptığı son çalışma günlerce basın dünyasını meşgul ederken, ben bir proje için gittiğim Kanada’dan daha yeni dönmüştüm. Hikmet ortaya yeni bir teori atmıştı ve bilim dünyasının taşlarını deyim yerindeyse yerinden oynatmıştı.

Teoriye göre, evrendeki her şey enerjiydi ve biz, sürekli hareket halinde olan bir enerji denizinde yaşıyorduk. Boşluk bile hareketsiz bir alan değildi; olağanüstü elektromanyetik çalkantılar içeriyordu. Öyleyse mutlak sıfır olarak nitelenebilecek bir noktanın bile enerjisi vardı.  Uzay, üzerinden uçan pilota dümdüz görünen ama içine düşen bahtsız kelebek için feci bir keşmekeş olan bir okyanustan farksızdı. ‘Bahtsız kelebek!” diye geçirdim içimden. Uzay, daha yakından bakıldığında daha fazla hareketlilik gösteriyordu, yapının içine girince ise her yer sicimlerden ve kara deliklerden oluşuyordu. Kara deliğe giren maddeler, yapı taşlarına ayrılarak sonsuza kadar kayıplara karışmıyorlardı. Kara deliklerin arka kapıları vardı ve bu kapılar, paralel evren adı verilen başka bir boyuta açılıyorlardı.  Bir madde kara deliğin arka kapısına yaklaştıkça, ona etki eden yerçekimi kuvveti azalmaya başlıyordu ve madde, kendisini başka bir evrende buluyordu. “Evren aynen matruşka bebekler gibi birbirinin içine geçmiş birçok evrenden oluşur. Her evrenin içinde, kara deliklerle birbirine bağlı birçok evren daha olabilir”  cümlesi, çalışmanın en dikkat çeken kısmıydı. Hikmet hakkındaki haberi satır satır okuduğum an anlamıştım. Hem özlem gidermem, hem de olanı biteni birde onun ağzından dinlemem için Hikmet’i görme zamanım gelmişti.

“Her şeyin bir hazım süresi var hayatta. Bir tek an. Öyle bir şey ki bu, kavramak zaman alıyor. Zaman diyorum, insanların aklına hemen saatler ve onların tik taklarına sıkıştırılmış aralarda yaşanılan koşuşturmacalar geliyor. Avuçlarından koca bir ömür kayarken, bunu kum saatindeki kum tanelerine benzetip rahatlıyorlar. Böylesi, kulaklarına daha şiirsel geliyor olmalı. Çünkü bana da öyle gelirdi bir zamanlar! Artık gelmiyor. Bazı şeyleri alatmak için erken diyorum, insanların akıllarına hemen sabahın körü, karga ilk yemeğini yemeden yapmaya başladığı otomatik işler silsilesi geliyor. Bana da öyle gelirdi bir zamanlar! Artık gelmiyor. Bir tek anda oluyor bütün bunlar. Bir tek anda her şey değişiyor. Önünde bir kapı, kapının ardında bambaşka bir evren beliriyor. ”

Mahallelinin deyimiyle ‘Gözlük Hikmet’ o gün çay bahçesinde buluştuğumuzda, burnunun ucuna düşen gözlüğünü el çabukluğuyla düzeltip bana bunları söylemişti. Mevsimlerden bahardı. Hikmet de, bende artık orta yaşlarımızın sonlarındaydık. Yaşlılık denilen ılıman iklime doğru sürüyorduk atımızı, bu bizim kendi aramızda bulduğumuz bir benzetmeydi. Çünkü atını şahlandırmaktı yaşamak! Bizim atımızın terkisinde, bizi biz yapan anılar vardı. O büyük şokun üzerinden yıllar geçmişti. Köprünün altından nehirler akmıştı. Hatta nehirler denize bile ulaşmıştı. Çocukluk arkadaşım karşımda oturuyordu ve bana, yeni buluşunu daha doğrusu yeni buluşuna kaynaklık eden süreci anlatıyordu. Bense, Hikmet’in anlattıklarını yalnızca kayıt cihazıma değil kalbime kaydediyordum.

Hikmet, o olaydan beri yıllardır aynı saatte uyanıyordu. Sonra saate bakıyordu. Saat 03.02. Her seferinde,  biraz daha uyumaya çabalıyordu. Olmuyordu. Sonra, tekrar uyuyordu. Saat yedide, çalar saatin zili ile uyanıyordu. Son bir gayretle yerinden doğruluyordu. Sokak kapısını açıyor ve ağır aksak adımlarla sabaha doğru yürüyordu. Ağzına lokma koymadan, çayını uzun uzun kaynatmadan yürüyordu. Sıradan bir sabaha,  gecenin izlerini gözlerinden silemediği halde bunu pek umursamayan insanların arasına dönüyordu.

Derken bir sabah, arabasını Vefa’daki seminerine yetişmek için hızla sürerken önüne aniden bisikletli bir çocuk çıktı. Çocuğa, “Dikkat etsene evladım!” derken sesinin boğukluğu dikkatini çekti. Sesi, başkasının sesi gibiydi. Her zamanki gibi bir sabahta değildi zaten. Yıllardır öyle değildi. Nedense, en çok o sabah bu gerçek tokat gibi çarptı yüzüne. Sabah, Hikmet için artık kızarmış ekmek, fokurdayan çay, Boğaz’da denizi örten hafif bir sis, motor gürültüleri, köşe başındaki yaşlı çam, her sabah avuçlara bırakılan güneş, aydınlıkla karanlığın bitimsiz yer değiştirişi demek değildi. İnsanlar da, öyle sözünü ettikleri kadar halden anlamıyorlardı.

Bunları dinlerken içim sızladı. Bende mi o halden anlamayan, vefasız arkadaşlardan biriydim acaba? Bir an olsun düşünmüş müydü bunu Hikmet? Aslında, o günlerin sonrasında onu sürekli arayıp sormuştum. Hastanede kaldığı haftalar boyunca, yanına uğramıştım defalarca. Hastaneden çıkınca, kendini iyice mesleğine adamıştı Hikmet. Onu, zorla birkaç kez Teodor’un Rumeli Hisarındaki balıkçı barınağına götürmüştüm. Rakının dibine vurmuştuk birlikte. “Geçer” demiştim. “Geçecek” demişti. “Geçti” bile demişti hatta.

“Bütün bunlar, kalbe çöreklenmiş bir acının yangınının söndüğüne ikna olmaya yeter mi?”  dedim kendi kendime. Çok kızdım kendime. Bu sırada,  Hikmet’in haminnesinin zihnine mıh gibi çakılan o meşhur sözüne gelmişti konu: Dost kara günde belli olurdu.   “Sarsıntılar, binalar için bir çeşit sağlamlık testidir dedi Hikmet. Kirişleri, kolonları gözden geçirmek gerekirdi. İlişki kurmakta, bina yapmaktan farksızdı ve insanlar, tıpkı bina yaparken olduğu gibi ilişki kurarken de malzemeden çalabilirdi. Bu nedenle, insanların gerçek yüzlerini görmek diye bir şey vardı. Hani, metruk evlerin kırık pencereleri gazete kâğıdıyla kaplanınca, pencerelerdeki o kırığı görmezdin. Sonra bir gün rüzgâr çıkardı ve kâğıtlar paramparça olurdu. Pencerenin kırık olduğu, ayan beyan ortaya çıkardı. Yani, penceredeki kırığa ayardın. İçinin neden yangın yerine döndüğüne de, işte böyle ayardın. Issızlaşan eski fotoğraflarda, söyleşen ve gülüşen o insanlar şimdi neredeydi? Bahçendeki çiçeklere ne olmuştu? Toprağın neden bu kadar çatlamıştı? Kuşlar, neden meyvesiz kalmış ağaçlarına uğramaz olmuştu? Bunları da sormak isterdin birilerine. Hikmet ise bu soruları birilerine değil, haminnesine sormak istiyordu. Nedenini de şöyle anlatmıştı bana:

“Çocukken, haminnemin dibinden ayrılmazdım ben. Ne yapsa, uzun uzun seyrederdim onu. Birde, onda her sorunun cevabının olduğuna inanırdım çocuk kalbimle. Bir gün, tahta yer sofrasında hamur açarken, “Şuncacık elekten eccük un mu geçiriliy saniysin gurban? Öyle olmiy… Dünya halı gülgez değil ki? Haggeti başga bu devranın. Esvabına bakmiysen. Gövdene bi yara bi sızi yapışiy yoğusam.” demişti. Zihnimin uçurumunda, sesi çınladı durdu yıllarca. Zihnimin uçurumunda, karımın ve çocuklarımın şen sesi çınladı durdu yıllarca. Gerisi boşluk. Boşluk yalnızca. Herkes uykudayken, bir çatırtı duydum. Uyandım. Yerin derinliklerinden geliyordu çatırtı. Her şey bir anda oldu. Yalnızca İzmit’te oturduğumuz bina değil, gök üstümüze yıkıldı. Hastanede açmışım gözümü. Gözümün önünde Engin ile Meryem’in çocuk yüzleri. Engin’in ona almamız için kendini yerlere attığı ambulans arabasının sirenleri çalıyor her yerde. Meryem’in sulu boya ile resim yaparken yüzü gözü batmış yine. Karım Nermin’in huzur veren sesini duyuyorum. “Buradayım Hikmet” diye sesleniyor. “Bana sesleniyor Nermin.” diyorum. “Geldim karıcığım.” diyorum. “Geç kaldım biraz. Özür dilerim.” Doktor, nemli gözlerle benimle konuşmaya çalışırken sesi titriyor. “Çok, çok üzgünüz Hikmet Bey. Metin olun. Başınız sağolsun…” Gerisini duymuyorum. Bir hemşirenin, hıçkırarak odadan çıkışını görüyorum belli belirsiz. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum: “Yaşamak istemiyorum. Anlyor musunuz? İstemiyorum. Yaşamak. Yaşamak. Hiçbir anlamı yok benim için artık. Beni de öldürün. Beni de… öl-dü-rün. Hasta bakıcılardan biri sakinleştirici bir iğne yapıyor. Gerisi boşluk. Yalnızca boşluk. Kırmızı, sert ve soğuk!”

“Geçti Hikmet.” diyorum. Onca zaman geçti. Aslında, basbayağı dilim tutuluyor. Kalakalıyorum öylece. Dinlemekten başka bir şey gelmiyor elimden. Acılı bir adamdan ya da keçileri kaçırmış bir bilim adamından daha fazlasını görmeme izin veren arkadaşımdan, boşlukta süzülürken başka kapıların varlığını nasıl keşfettiğini ve o kapılardan nasıl geçtiğini dinliyorum. “Var o kapılar!” diyor. “Bazen, ölmeden önce de ölüyorsun ve o kapılardan geçiyorsun. “Bu bir tılsım ve bu tılsımı, ancak dünyaya bir çocuğun gözleri ile bakarsan görebiliyorsun. Çünkü çocukların sezgileri vardır. Yetişkinlerin dünyası, varsa yoksa akıldır. Varsa yoksa hep güçlü durmak lazımdır. Güçlü durmak, yetişkinlerin dünyasında en keskin acıyla da sınansan acını yok saymak sanılır. Canı yananlara, papağan gibi hep aynı cümleler tekrarlanır. Hayat devam ediyor denir. Zaman, her şeyin ilacı denir. Hayat nelerden sonra ve hangi bedellerin karşılığında devam eder? Bunu ateşle yanıp kavrulan kimse, asıl ona sormalı. Ateş, en fazla düştüğü yeri yakar çünkü. Herkes, boşluğu biraz böyle tanır. İçindeki tiz çığlık sana kalır. Bir tek an. Her şey, bir anda olur.”

Sonra, şefkatle omzuma dokunuyor Hikmet. “Yanlış anlama, senin çaban çok kıymetli. Hem de çok. Ama evrensel yasalar böyle.” diyor bana.

Bunu da yaz mutlaka:  “Acı yalnız yaşanır ve yalnız geçilir o kapılardan eninde sonunda…”

[sharethis-inline-buttons]

                                                                                               

YORUM

WORDPRESS: 0