Nisa Eser "Payidar Ömür" adlı öyküsüyle Edebiyat Daima'da
Nisa Eser | Payidar Ömür
[sharethis-inline-buttons]Tezek kokusuna alışmış burnuyla derin bir nefes alıp gözlerini açtı Ahmet. Kulağındaki kulaklıkta hala Neşet Ertaş’ın türküleri çalıyordu. Ellerini birleştirip ileriye doğru gerindi. Bu hareketinden sonra etrafına bakındı, yanındaki yaşlı kadın bilmem kaçıncı uykusuna dalmıştı, önünde oturan orta yaşlı adam burun eti yüzünden horlamıştı gece boyu, tüm vagon sessizliğe gömülmüş sadece bir bebeğin sesi işitiliyordu arkadan. Rahat uyuyamasa da trenin yavaşlığı beşik gibi gelmişti Ahmet’e. Seher vaktinin ayazı titretmişti tüm vücudunu, ayakucundaki sırt çantasından hırkasını çıkarıp giyindi. Yanındaki yaşlı kadını rahatsız etmemek için müziğin sesini kısıp kulaklığı tekrardan yerleştirdi kulaklarına. Başını arkaya doğru yaslayıp camdan dışarıyı seyre daldı. Aklına babaannesi geldi yine, onunla yaşadığı günler bir bir sıralandı zihninde. Kendisine şükrü, niyazı öğreten insanı toprak altında bırakmak çok ağırına gidiyordu. Nenesinin tanıştığı her insanda bir şiirden dize kalıyordu. Her kişiye veda ederken derdine derman olacak dizeyi önüne seriyordu. Geceleri yatağa doluşan torunlarına masallar, şiirler, öyküler anlatıyor Ahmet’i de her daim yanına yatırıyordu. Aklına her gelişinde eli peçetesine gidiyor ve usulca gözyaşlarını siliyordu Ahmet.
Beni ziyarete gelirken hep trene bineceksin diye söz almıştı, Ahmet üniversiteye giderken. Yolculuk kaç gün sürerse sürsün kara trenle arşınlayacaksın memleketi, Anadolu’nun her diyarını demir yolları süslüyor, o demirlerin üzerinde bin bir duyguyu taşıyor makinistler. Sen o duyguları hissederek geleceksin benim yanıma, demişti kararlı bir şekilde. Gözyaşları elmacık kemiklerinden köse sakallarına doğru süzülmeye başlamıştı çoktan. Trene bindiği için onu gömerken orada olamamanın verdiği acı oturdu kalbinin başköşesine. Saatler sonra gidip öpecekti toprağını, sitem edecekti kendince. Tren diye tutturdun bak yetişemedim sana diyecekti ağlarken. Sesi titreye titreye dökecekti içini. Ben âşık oldum nene diyecekti sonra; senin bir zamanlar bana masallarda, şiirlerde anlattığın şeyleri yaşıyor kalbim ama sen yoksun, o zayıf pörsümüş ellerin başımı okşamıyor diyecekti. Sana sevdiğimi yüz yüze anlatamıyorum, gözlerimdeki umudu göremiyorsun ki senden medet umayım diyecekti. Sonra utanacaktı dediklerine. Nenesinin, ben olmadığım zamanlarda bir bakışım bile yol gösterir sana dediği zamanlar gelecekti aklına. Utanıp tekrardan gözyaşlarına boğulacaktı. Aklına âşık olduğu kız düşecekti ansızın. Keşke diyecekti içinden, keşke onunla tanışabilseydi de ağzından iki dize şiir duyabilseydi…
Tüm bu diyeceklerini düşündükçe açlığını unutuyor ve ha bire tuzlu gözyaşı ıslatıyordu dudaklarını. Küçücük gözleri kızarmış, göz altları morarmış ve şişmiş bir şekilde tekrardan kapattı gözlerini. Neşet Ertaş kulağına Gönül Dağı’nı fısıldıyor, yüreğine ise ebedi hayatın sevgiden ibaret olduğunu anlatıyordu. Neşet Ertaş çok şey anlatıyordu aslında fakat Ahmet bunları duymak istiyordu sadece. Sevginin daim ve huzurlu kalacağını duyup teskin etmek istiyordu kalbini. Yorgun gözleri kendini uykuya bıraktı kısa süreliğine.
Karşısında siyah entarisi, beyaz yaşmağıyla nenesinin gördü Ahmet. Çıkan kamburuna rağmen hala dimdik ve uzun duruşu kimsenin gözünden kaçmıyordu. Bilmediği bir tren garındaydılar, kara trenin sesini işitip irkildi aniden. Nenesi elindeki uzun değneği trenin geldiği yöne doğru uzatıp gözlerini Ahmet’e dikti.
“Bak evlat, iyi işit sözlerimi. Bu trene her binişinde bir sızı ve bir umut düşecek yüreğine. Evet, bu ağır ağır dağların, bozkırların, denizlerin arasından süzülen kara kutu seni kimi zaman geleceğe yetiştiremeyecek kimi zaman geçmişinden kaçıramayacak. Fakat sen ne geçmişin hızından korkacaksın ne de geleceğe geç kalmaktan. Bileceksin ki attığın her adım arafa sürüklüyor seni. Tek çıkışın sevgi. Sevmeyi içinde girift bir bilmece olmaktan kurtar. Trene bindiğinde sadece içindeki sızı ve umut kalsın. Ayrılığın sızısı, kavuşmanın umudu…”
Ahmet gözlerini açmış pür dikkat nenesinin dinliyordu. Bir zaman sonra ses uğultu halinde gelmeye başladı, nenesinin silueti ise bulanıklaşmaya başladı. Konuşmaya çalıştı Ahmet, bağırıp çağırmak istedi ama onun da sesi çıkmadı. Hızla yanlarından geçen trenin düdüğü kulaklarını çınlattı. Oturduğu koltuktan bir ürpertiyle uyandı Ahmet. Ellerini yüzüne götürdüğünde kan ter içinde kaldığını anladı. Kolunun ardıyla terini silerken gördüğü rüyaya bir anlam yükleme çalıştı. Unutmamak için hemen çantasından küçük siyah kaplı defterini açıp not aldı nenesinin dediklerini. O bu hissiyatı kabullenmeye çalışırken itici bir sesle vagona giren muavin gara yaklaştıklarını söyledi yüksek bir sesle. Ahmet kendine gelmeye çalıştı ilk başta, başaramadı. Durgun, uykusuz ve bitkin bir şekilde çantasını sırtına taktı. Telefonunu ve kulaklığını hırkasının cebine attı. Usulca vagonu kapısını açtı ama yine itici ve rahatsız edici bir ses çıktı. Tren durduğunda kendini dışarı attı hemen. Derin bir nefes alıp verdi. Etrafına bakınmaya yeltenmeden amcası koşup sarıldı Ahmet’e.
“Hoş geldin oğlum. Yolculuk nasıldı?”
“Hoş buldum amca iyiydi şükürler olsun. Nasılsınız iyi misiniz?”
“Biz iyiyiz oğlum da sen çok yorgun gözüküyorsun. Mezara uğramadan önce gel biraz dinlen, uyu. Yarın sakin kafayla gider ziyaret edersin.”
“Yok amca iyiyim ben, köye giderken bırakırsın beni sen eve geçersin. Yürüyerek gelirim ben köye merak etme sen.”
“Tamam Ahmet sen bilirsin. Gel hemen garın arkasında araba.”
Hafif gülümseyerek başıyla onayladı amcasını. Arabada hiç konuşmadı ikisi de. Mezarlığın önünde arabayı durdurdu amcası. Torpido gözünden bir kese çıkarıp Ahmet’e uzattı.
“Bu yazmayı senin hanımına örmüş oğlum. Kendi elleriyle vermek nasip olmadı diye içi içini yedi, sana da bolca selam söyledi. Beni unutmasın rahat bırakmam kotü tohluyu deyip gülümsedi son zamanlarında. Haydi bakalım çok geç kalma. Yengen sevdiğin yemeklerden yaptı bak.”
Amcasının yanında ağlamamak için zor tuttu kendini Ahmet. Arabadan inerken onaylarcasına bir inilti çıktı boğazından. Tozu dumana katıp giden torosun ardından baktı bir müddet. İçeri girmeye cesaret edemedi. Etraftaki kayısı ağaçlarına göz attı, memleketinin havasını içine çekti bir daha derince. Mezarlığın mavi kapısını ittirdi usulca, kapıdan çıkan gıcırtılı ses tüm bedenleri rahatsız etti diye suçluluk duygusuna kapıldı. Ağır adımlarla dedesinin yanındaki yeni çökmüş mezara doğru gitti. Mezarın ayakucuna vardığında tek kelime etmeye mecalinin olmadığını anladı, oracıkta yere yığdı bacakları onu. Ağlamaya bile güç bulamadı kendinde fakat gözyaşları onu hiç dinlememişti zaten. İnleyerek ağladı bir müddet. Trende kafasında kurduklarının biri bile dilinden dökülmedi. Her düşüncesi, her kelimesi, her hecesi ihanet etmişti ona. Sustu Ahmet. Bu ihaneti bir medet bilip sustu. Sustuklarıyla çok şey anlattığını zannetti, nenesi onu anlardı her zaman ne de olsa. Anlamasa bile bir bakışı yeterdi içini rahatlatmaya. Kaç saat o mezarın ayakucunda kaldığını bilmiyordu fakat bir el silkeledi onu. Ahmet gözyaşlarını silerken ayağa kalktı. Sol elinde sıkıca tuttuğu keseyi açtı yavaşça. Gök mavisi iğne oyalı yemeni ve birkaç dize vardı eskimiş, sarı kâğıtta:
“Anın gibi mâşukanın haberin kim getirir
Cebrail mürsel sığmaz, şöyle olundu işaret
Soru hesap olmayısar dünya ahiret koyana
Münker ü Nekir ne sorar, terk olucak cümle murat”


YORUM