Sultan Özdemir "Yer Gök Mavi" adlı öyküsüyle Edebiyat Daima'da
Sultan Özdemir | Yer Gök Mavi
Yıllar sonra yeniden, âşık olduğum şehirdeyim. Heyecandan kalbim çıkacak. Yürümüyorum, uçuyorum sanki. Etrafımdaki insanların özlemle öpüşüp kucaklaşmasını izliyorum. Işıl ışıl gökyüzü karşılıyor beni. Masmavi gülümseyerek konduruyor yanaklarıma sıcacık öpüşünü. Başımı göğe kaldırıp teşekkür ediyorum: “ Hoş buldum güzel İzmir’in süsü, büyüsü, özgürlüğü; hoş buldum.” Bu şehir üzerimdeki tüm yükü alıyor sanki. Nefes aldığımı, yaşadığımı, yaşanmaya değer bir hayatın sahibi olduğumu hatırlatıyor bana. Ne güzel bir sevinç, ne özel bir yaşamı kucaklama şekli bu! Neşeyle bir ıslık yükseliyor dudaklarımdan. Ellerim cebimde, bulaşıcı tebessümü yapışıyor suratıma bu güler yüzlü insanların. Korkmuyorum. Arkamdaki kalabalık ürkütmüyor beni. Herkes kendi halinde. Yaşamın telaşı, kaosu, öfkesi burada bitiyor. İnsanlar bütün renkleri seviyor. Hepsini sahipleniyor, koruyor, benimsiyor.
İzban’a binip Alsancak’a gideceğim. Yarım saat sonra oradayım. Kendimi bir anda Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde buluyorum. Kafeler, restoranlar, kitapçılar ve daha nicesi… Gözlerim tek bir noktaya bakıyor. Geçmişin tozlu sayfaları açılıyor belleğimde. Dostlarımın özlemi ilmek ilmek düğümleniyor boğazıma. “Sevinç Pastanesi” Üzülmek, hayıflanmak yok. Söz verdim kendime. Yaşama lanet okuyanlara inat, umutla bakacağım gelecek güzel günlere. İşte buradayım. Kim alıkoyabilir beni yaşamaktan? Islak yanaklarıma yapışan sevincin rengini çoğaltıyorum kahkahalar atarak. İşte Gündoğdu Meydanı…
Ayaklarım beni Atatürk Müzesi’ne götürüyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün 1930-1934 yılları arasında İzmir’de konakladığı ev. Heyecanla içeri girmeyi beklerken kapalı olduğunu öğreniyorum. Bir parça burkuluyor içim. İleride Cumhuriyet Ağacı Heykeli’nin etrafındaki kalabalık yavaş yavaş akıyor Kordon’a. Boyoz ve simit satılan tezgâha yaklaşıyorum: “Kolay gelsin iki simit alabilir miyim?” Adam: “Simit kalmamış, gevrek vereyim abi” diyor, bıyık altından gülerek. “Olur, sar iki tane tazesinden” diyorum tebessümle karşılık verip. Sakin, huzurlu bir atmosfer. Huzurluyum. Yıllarca bu şehirden uzak kalarak ne çok yormuşum kendimi. Yaşamın sıradan akışı içerisinde soluk soluğa koşuştururken durup dinlenmek aklıma bile gelmemiş. Neyse ki bu kocaman evrende sığınabileceğim bir yer var. İzmir sevimli bir ışıltı içinde. Çimlerde uzanıp göğü seyredenlerin kahkahaları, müzik seslerine karışıyor. Tam bir karnaval havası. Deniz pırıl pırıl. Lavanta ve yasemin kokuları parfüm kokularını alt ediyor. Acelem yok. Yürüyerek Konak’a geçeceğim. Geride bıraktığım güzellikleri uzun uzun izleyip yola devam ediyorum. Enseme doğru akan teri silip arada bir esen rüzgârın kıvrak hareketlerine teslim oluyorum.
Büyük çınarlar, palmiyeler ve karabiber ağaçları… Saat kulesi yerinde. Dört köşesinde yer alan çeşmesi, işlemeleri ve devasa görüntüsü ile Konak Meydanı’nda yerini alıyor. Güvercinlerin kanat sesleri arasından sıyrılıp Kemeraltı’na doğru ilerliyorum. Renkli, özgün ve tarihi bir yapı karşılıyor beni. Hanlar, hamamlar, cami ve çeşmeler, müzeler, tarihi dokusunu kaybetmemiş dükkânlar… Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum burada. Geçmişe kısa bir yolculuk yapıyorum sanki. Kalabalığın uğultusu arasından yükselen keman sesi yüreğimi okşuyor. Yaklaştıkça sevincim artıyor. Bir müddet durup şarkıya eşlik ediyorum. İçimde ötüşen kuşlar tepemdeki kuşlarla yarışıyor. Tatlı bir yorgunluk çöküyor üzerime. Kızlar Ağası Hanı’na gidip bol köpüklü bir kahve içeceğim. Antikacılar, plakçılar, gümüşçüler arasında kayboluyorum. Acı kahve ve tütsü kokuları çoğalıyor. Burada olmayı, bu sevinci yaşamayı seviyorum. Masaların ortasında rengârenk güller var. Sıcacık kahvemi yavaş yavaş yudumlayarak bu dipdiri anın fotoğrafını çekiyorum zihnimde.
İzmir’de tüm sokaklar denize açılıyor. Yer gök mavi. Bu kocaman sonsuzlukta yıkanıp arınmak istiyorum yeryüzündeki tüm kirliliklerden. On dakika sonra Milli Kütüphane’nin önündeyim. Yıllar önce, kitaplarla olan dostluğum burada başladı. Öğrenmenin, sorgulamanın, yolda olmanın önemini burada kavradım. Zihnimde çöreklenen cehaletin sancısını kitapların tozunu yuta yuta yenebildim. Her yeni bilgi beni göklere çıkardı. Böylelikle kendim oldum ve kendim olmaktan gurur duydum. Soruların peşinde koşarken bulduğum cevaplar beni daha çok soru sormaya itti. Bu sonsuz serüvenin bir parçası olmak yaşamın ardındaki büyülü dünyaların kilitli kapılarını açtı bana. Paylaştıkça çoğalan güzel bir sevinç bu. İçeride hepimizi besleyip büyütmeye, iyileştirmeye yetebilecek kocaman bir hazine var. Belki bu hazineleri keşfedemediğimiz için aç zihinlerimizle düşünemiyor, toplumun bizim için hazırladığı kalıplara girmekten kurtaramıyoruz kendimizi. Yine de güzel günlere olan inancım tam. Umut etmekten, hayal kurmaktan, mücadele etmekten vazgeçmeyeceğim. Tüm bunları düşünürken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum.
Karşıyaka’ya geçmek için iskeleye doğru yürüyorum. Vapurda gün batımını izlemek huzur veriyor. Gökyüzünü kızıla boyayan güneş, gün ışığını emerek yavaş yavaş kaybolurken denizin hırçın dalgaları arkamızdaki beyaz köpüklere karışıp suskunlaşıyor. Yüzümde, boynumda, saçlarımda gezinen rüzgâra teslim oluyorum gözlerimi kapatıp. Homeros’ un İzmir hakkında bir tasviri geliyor aklıma. “Gök kubbenin altındaki en güzel şehir” Ne de güzel söylemiş. İzmir’i hiç görmeyen Victor Hugo’nun “Les Orientales” adlı kitabındaki bir şiirinde İzmir’i prensese benzetmesi, bu şehrin önemini bir kez daha vurguluyor. Her köşesinde yeni bir tat, yeni bir ses, yeni bir renk… Farklılıklarla besleniyor, gelişiyor. Sevginin diliyle konuşan herkes eşit. Böylesine bir coşkunun, sevincin, müziğin yaşandığı bir yerde kötülükler barınamaz zaten. Yıllarca ayrı kaldığım vatanım. Güzel İzmir’im. Bunca zaman hasret yaşadım sana, hasret ölmeyeceğim!
[sharethis-inline-buttons]

YORUM