Şerife Ceylan | Kaderin Yitik Notaları

ANA SAYFAÖykü

Şerife Ceylan | Kaderin Yitik Notaları

Daima Edebiyat, yepyeni eserlerle yolculuğuna devam ediyor. Şerife Ceylan "Kaderin Yitik Notaları" adlı öyküsüyle Daima Edebiyat'ta.

Zübeyde Andıç | Kalem Yarası
İbrahim Halil Çelik | Dünya Hâli Herkes “Bir Yere Yolcu”
“İsmini Hak Etme Derdindeki Öykü” Okurla Buluştu

Kaderin Yitik Notaları
Şerife Ceylan

Üzerinde “Dikkat kırılabilir!” yazılı koliyi taşımanın vermiş olduğu gerginlikle yaşadın hayatını. Annenin hamur yoğururken unun üzerine ilave ettiği kabartma tozu gibi ömrünün notalarını da katmak istedin. Hamur kabarınca kabından taşardı, notaların taşsın istedin. Bir hayatın var mıydı, bunu düşünmekten alıkoymazdın kendini. Zaman, bankta otururken gözünün benine yapışmış gibi tek sıra halinde sırayı bozmadan ilerleyen karıncalar gibi yansıyordu ömrüne. Sen onu da pek aldırmazdın. Planla, projeyle hareket etmeyen, tek zamanı ânı olan birisi için varlığı ve yokluğu çok da mühim olmazdı. Önem verdiğin tek şey yaz günlerinde pantolonunun cebinde veyahut elinde, kış günlerinde üzerinden çıkartmadığın kaşenin iç cebinde ruhuna eşlik eden karton kapaklı defterinle tükenen kalemlerindi. En azından mahallenin ajans muhabiri Fahriye Teyze bile böyle bilirdi. Gerçeğin ile onun diline düşmek dokuz köyün söylentisine bedeldi.

Odanın perdesini kitap sayfalarından dikmiştin, dillere düştün. Âşık bu dediler. Merkeze yakın bir yerde bu işlerle uğraşan bir hoca var ona mutlaka götürün dediler. Kara sevda dediler. Bağlanmış, büyü yapılmış dediler. Sen sustun onlar dediler de dediler. Yüreğinin her bir metrekaresinde dilsiz kiracıların vardı. Davetsiz misafir gibi konakladılar yıllarca. Annen, gelinlik zamanından kalma duvar yastıklarının dantelleri yaptı yaranı; baban, dört derece miyop olan gözlerinin gözlük mendili. Sana ait olanları görmeyenlerin seni de görmesini istemedin. Tabi söyleyemedin bunu. Henüz, öylesine yürekli değildin. Mahalle dilinde pısırıktın. Eline vursalar ekmeğini alırlardı ama senin verecek ekmeğin bile yoktu. Bir kere, sende sen yoktun.

Dün, yağmurun öncülüğünü yapan kara bulutların içimizi de kapkara yaptığı bu saatlerde doğmuştun. Biliyorum, bu dünyaya çıkıp gelmedin ayaklarınla. Cenneti ayakları altında taşıyan bir annenin rahmine müjdelenmiştin. Gözünü açarken hesap etmediğin bir ton acı vardı burada. Sen güçlüydün. Hemşirelerin ölü doğdu diye ağızlarında gezinen acıyı, bir ailenin ağzına bayram şekeri yaptın. Mahallenin haber bültenlerinde reyting rekoru kırdıracak bir ânın kamera arkasıydı bu yaptığın. Derdine kulak veren olsa reytingi sen kıracaktın ama… Kitaplarının arasına bıraktığın her bir not ile kendince kaderini simgelemiştin. Aranızda bir dil oluşmuştu, sizi sizden başka anlayan yoktu. Bağırdın her gün. Yetmedi, yetmezdi bağırmak. Bir tas çorbanın sadece bir yemek kaşığı kadarını nefesinle soğutmak gibi olurdu bu yaptığın.

Ayna tuttular kaderine, gücün yetmedi hiçbirini kırmaya. Kaldırıp atmak istedin her defasında ama ayaklanamadın. İki tekerlik bir mesafeydi sana her yer, tekerini döndüremedin. Çaresizdin, çare aradın. Sesini kestiler, ses aradın. Telefon rehberinde kayıtlı olmayan isimleri aradın yıllarca. Şevket Bey ile Hayriye Hanım’ın yerine gelecek o isimleri aradın. Arayıp bulamadıklarının içinde kendini de kaybettin bu yüzden. On iki metrekarelik, dört duvarı aynalarla çevrili odanın içinde kendini aradın bu defa. Her bakışın acı keseni doldurmuştu. Görünmez acılar aktı yıllarca kesenin içinden. Zaman seni çekti, sen ya sabır çektin. Otuz üçlük boncuk ipin yirmi üç boncuk ötesine geçemedin. Aynalar izin vermemişti buna. Zamanında, yaşam şartları belliyken şehrin en lüks hastanesinde doğmuş olmanda bir kusur aramalıydın aslında. On beş senelik evli bir ailenin hasret çektiği bir konu olarak, Serler mahallesine kış gününde içimizi ısıtan bir güneş gibi peyda olmanın zararınaydı belki doğumun. Mahalleli seni diline doladı, sen bir düğüm atamadın. Bir dalından tutmalıydın. Çorap söküğü gibi gelmese bile gelirdi bir şeyler eline. Açmalıydın ellerini.

Doğduğunda yazgın gibi kara bir kundağa sarmışlardı seni. Tüm hastane senin acına nota dağıtmıştı daha o günden. Çıkacağın gün bir türkü olmuştu notaların. “ Bu kara yazıyı kendim yazmadım” diyordu nakaratı. Yıllar sonra üzerindeki kundağı o hastanenin morgunda gördün. Daha ince, daha acılı, daha öldürücüydü. Saç teli kadar kalmış duvarı yıkmak istedin defalarca. Sen istedikçe duvarın kalınlığı artmıştı. Hayatından çıkardığın iki tekerin kefaretini ödüyordun belki de. Yüklerin en ağır olanını taşımak zorunda kaldın çünkü bu yükü yüreğinle taşıdın. Yeşil rengini, toprak rengini o gün kattın hayatına. Siyah beyaz hayatının tek renkleri olan o iki rengi, acı diye kattın hayatına. Belediye, yıllarca çevre düzenlemesi için uğraşırken tek izleyicisi olduğun toprağın altında kaldın. Aradıklarını yitirdin, notalarını yitirdin. Dünyanın her katına çıktın, inmek istediğini geri indin sadece. Acın, yaran bir yana, müstahaktı bu sana. Kaderini seçmedin ama yaşattın. Yaşamın aldatıcı olan renklerinin her tonundan aldın benliğine. Her hayat, yaşanılmazdı. Yaşadın. Zamanın zamansızlığında, karıncaların kente armağan ettiği bulvardan, özü sözü bir olmayan insanların arasından çıkıp geldin bu mezarlığın kapısına da. Telefonda kaydını aradığın iki ismin mezar taşını sıvazlamak için geldin. Hesap sormak, geçmişin tekerlerinin ensesinden tutmak için gelmenin avutur bir yanı yoktu artık. Ayakların yere basmadan gelemezdin. Kendine yol verdiğinde, kendini bulduğunda geldin bu yüzden. Girişte asılı tabelanın üzerinde yazan “ölmüşlerin ruhu için El- Fatiha” yazısını görünce en çok kendine okumak istedin. Boş mezar aradın mezarlık boyunca. Senden öte gömülecek çok şey için aradın. Aradıkların arasına giriverdi o iki mezar taşı. Bu defa, -keşke aranıyor olsaydım dedin. Aramanın ve aranmanın arasındaki ücra uçların bağlantısını yapabilecek bir yazgın yoktu. 

Kitapların arasına bıraktıkların kadar yalnızdın. Yaşayanlar arasında yalnız olduğun kadar, ölülerin arasında da yalnızdın. Beklediğin, ruhunun yoksulluğuna derman olamamıştı. Yaşarken senin üstünü çizmişlerdi, bu defa sen geleceğinin üstünü çizdin. Aradıklarını hep vakti zamanında bulmak isterdin, zaman seni hayatın astarı yaptı. Anne ve baba kelimelerinin yaşanmamış baharında soldun. Bileğinde “… bebek” yazılı bilekliğinle sırtlandın tüm acıyı. Bir sonraki künyeni aradın yıllarca. Yıllar bitti, sen aradın.  Yirmi iki yıl sonra, o söküğün yamasını yapacak bir ip olacağını bile bile iğne deliğinden geçmeyi göze almıştın. Kaderini değiştirmeyeceğini anladığın iki tekerin ensesinde, aynaların gözünün perdesine işlediği geçmişinle yüzleştin en sonunda. Önce lüks hastanenin koridorlarında pısırıklığını sergiledin, ardından yere değmeyen ayaklarını göğe eğdirecek haberleri bekledin. O hiç beklemediğin bir Cuma günü getirdi sana geçmişini. Koşarken oturursan varamazsın demişti bir büyüğün, sen oturdun. Aranızda bir saç teli kadar ince duvar kalmışken sen yürümeyi bilen ayaklarını dizinin altına aldın. Kaybettin. Bu ilk kaybedişin değildi ama insanoğlu aradığını kaybetmeyi bilmezdi, sen öğrettin. Hani seni yaramaz bir çocuk gibi ensenden kavrayıp bütün mezarlığı dolaştıran çaresizliğin vardı ya, sen bütün sadakanı ona verdin. Acizim deyip işin içinden sıyrılmak böyle kolay olsaydı, herkes önce ölümü göze alırdı. Sen yaşamayı seçtin, o hiç yaşanılmaması gereken hayatı yaşamayı…

YORUM

WORDPRESS: 0