Daima Edebiyat, yepyeni eserlerle yolculuğuna devam ediyor. Faik Öcal "Haber Güvercinleri" adlı denemesiyle Daima Edebiyat'ta.
HABER GÜVERCİNLERİ
Faik Öcal
Anberi’de bizim olan tren garında, aynı hezaren ağacının altında, geri dönmeni bekliyorum Hizran, gelemeyeceğini bile bile.
Biliyorum Hizran, sen bir başkasıyla gittin, bir daha dönmemek üzere.
Bir başkasıyla giden bir daha geri dönemezmiş eskisi gibi.
Geri dönse bile hiçbir şeyi umduğu gibi bulamazmış, ilk hali gibi.
Boynum tutulmuş hezaren ağacının altında. Bir başkasına giden trene binmekle evvela kendini sonra beni yitirdin, evvela kendine sonra bana ihanet ettin. Bir başkasının olan tren hiçbir zaman bizim bu olan şehre, bu tren garına gelemeyecektir.
Dilimi kanatıyor gizli İngiliz rüzgârları. Kalbimi yakıyor çöl sıcaklığı. Ruhumu kanatıyor bu sahipsizlik, kimsesizlik, yetimlik. Kanımı yutuyorum, susuyorum dalında unutulmuş kurumuş bir gül gibi, kaynağına küsmüş bir su damlası gibi.
Bana susmak düştü Hizran, kanlı bir dilsizlikte.
Sana gitmek düştü bir başkasının treninde. Artık bütün garlar sığınağımız olur, olur-olmaz zamanlarda boy gösteren firarlarda. Bütün garlar melcemiz olur, dönüşü olmayan tek kişilik biletlerde. Sen hep bir başkasının treninde ayrılıklara kalan, ayrıkları kanattıran, ayrılıklarla oyalanan olursun. Bense hep geride kalan, vedalara tutulan, Sevr Dağı’na ait bir haber güvercini…
Hezaren ağacına tutunmuşum, kimselerin görmediği, kimselerin gidip gelmediği, kimselerin bilmediği tren garında, Anberi mevkiinde.
Kimi bekliyorum böyle?
Neyi umuyorum?
Hiç bilemiyorum, Hizran. Asırlar öncesini yaşıyorum, hiç kimseler beni tanımıyor, ben hiç kimseyi tanımıyorum. Tutunduğum hezaren ağacından gara bakıyorum, gözlerim seni arıyor. Haber güvercinleri konuyor göz bebeklerime. Göz bebeklerimden Sevr’e, Sevr’den Bedir’e, Bedir’den Sukya’ya bir yol buluyorum. Gizli ve görünmez bir yol, boynumda asa olup düğümlenmiş bir hüzünle. Hizran diyorum, ilk çocukluğum, son ölümüm.
Hizran diyorum, neden Sirkeci’den çıkan trenler hiç buraya uğramıyor artık?
Sirkeci’den çıkan trenler nereye uğruyor?
Sirkeci’den çıkan trenler seni nereye götürüyor?
Pekiyi, neden ben Sirkeci’den çıkan trenlerin yolcularını tanımıyorum?
Artık bu şehirde hep garip kalacağım, kayıp olacağım, gaybolacağım, Sevr Dağı’na ait bir haber güvercinin rüyasında unutulacağım ve sonsuzluk olacağım. Geçip gidenlere bakıp ağlayacağım, Hizran diyeceğim, ilk gurbetliğim, son vuslatım.
Hezaren ağacına tutunmuş, ilk Kuba Mescidi’nin izini sürüyorum.
İlk hicretler, ilk kavuşmalar, ilk dolunaylar, ilk gözyaşları neredeler?
Nerede annesinin gözbebeği yakışıklı Mus’ab?
Nerede Uhud Dağı’nın müstesna güzelleri?
Hamza’nın kokusuyla mahmur, mağrur, mesrur, hep aynı hüzünle gidip geliyorum iki sonsuzluk arasında, mecnun, meczup, mahcur.
Cennet’ül Baki, aynı asudeliğinde, buradan ötelere, ötelerden ötelere, bir daha dönmemek üzere. Hiç kimse benzemiyor bir başkasına, hiç kimse hatırlatmıyor bir başkasını. Herkesin ölümü hayatına mezar olmuş, herkesin hayatında bir başkasının ölümü. Senin yolunsa hep bir başkasında Hizran. Bense Anberi mevkiinde eski bir tren garında aynı hezaren ağacına tutunmuş, gidişini düşüyorum yine, haber güvercinlerinin rüyalarına konuşunu, bir başkasının sonsuzluğuna karışmanı, bir başkasının ölümüyle hemhal olmanı, bir başkasının hayatındaki aykırılığını, hüznünü. Göz bebeklerimde uçuşup duran Sevr Dağı güvercinleri, ötelerden haberdar eden…
Yolun sonuna geldik Hizran, bu şehir dünyanın son, ahretin ilk menzilidir, dalında unutulmuş kurumuş güllerle sonsuzluğa açılır gibi. Haber güvercinleri Sevr Dağı’nı terk etmezler Hizran. Sevr Dağı’nda doğan haber güvercinleri, Sevr Dağı’nda ölürler.
Sevr Dağı’nda doğan haber güvercinleri, Sevr dağında neden ölürler?
Bir başkasının trenine binen, bir daha geri dönmez, dönse bile hiçbir şeyi umduğu gibi bulamaz. Zaman hiçbir şeye acımaz. Zaman, en ağır tren garlarında geçermiş ve en ağır darbeleri tren garlarında gelmeyecek yolcuları bekleyenlere indirirmiş.
Haber güvercinlerinin rüyalarına giriyorum hezaren ağacının içinde kaybolduğum demlerde. Beni sana götüren, seni bana getiren haber güvercinlerinin rüyaları, hep aynı hezaren ağacının kokusu, hep aynı asanın hatırası, hep Uhud Dağı’nın aynı gölgesi, Sukya Mescidi.
Sadece haber güvercinlerinin rüyası beni sana gösterebilir, garı ve gardaki yerimi ifşa edebilir.
Sadece haber güvercinleri bu gardaki yerimi tutabilir. Kimselerin bilmediği, kimselerin görmediği, kimselerin duymadığı Sevr Dağı kokulu…
Bir ayrılıktan başka bir şey değildik. Geldik ve ayrılık olduk, sonra haber güvercinlerinin rüyalarında ötelere uzandık, dalında unutulmuş kurumuş güllerde sonsuzluğa karıştık.
Bir başkasının gölgesi düşmeyecekti üzerimize.
Bir başkasının gözyaşları ıslatmayacaktı parmak uçlarımızı.
Bir başkasının varlığı ürkütmeyecekti güvercin kalplerimizi.
İbrahim çıkıp gelecekti geçtiğimiz gençlik yıllarından. Bizim ayaklarımızla gelecekti, bizim adımlarımızla yolları aşacaktı, bizim ellerimizle tutunacaktı. Sonra görecekti kendi ölümünü, başkalarının yoluna saçılan sırlarını, kanlarını, gözyaşlarını. Biz yüksünmeden toplayacaktık İbrahim’den geri kalan her şeyi, bir tutam sırrı, bir avuç kanı, bir kuyu gözyaşını.
Bilecektik bu dünya kavuşma yeri değil, Sevr Dağı’nın güvercinleri bir başka yere ait değil, sonra binip gittiğin tren bir an için uğramıştı bu tren garına, Anberi mevkiine. Bir an için karşılaşmıştık süt beyazı güvercin rüyasında. Sonra herkes kendi yoluna gitmişti, kendi yalnızlığını karşılamıştı, kendi kimsesizliğiyle karşılaşmıştı.
Sen bir başkasının trenine binip yeni ayrılıkların peşine düşecektin, yolunu şaşırmış düşler görecektin, ayakları olmayan gecelere kalacaktın, ellerini yitirmiş sabahların yolunu gözleyecektin, kokusu olmayan ceylanların ardında gidecektin.
Bense metruk ve meçhul tren garında aynı hezaren ağacına tutunmuş, hüzün asası boynuma vurulmuş, haber güvercinlerini bekleyecektim, son bir defa.
Bir Sevr Dağı kokulu haber güvercini gelecek bu metruk ve meçhul tren garını yerle bir edecek, aynı ilk Kuba Mescidi gibi. Benden yana hiçbir şey kalmayacak, İbrahim gibi, sırlarımla, kanımla, gözyaşlarımla kalakalacağım, sadece garipliğimi alıp sonsuzluğa karışacağım. Bir başkasının treni olmadan, bir başkasının trenine binmeden…
Bir Sevr Dağı kokulu haber güvercini gelecek, tutunduğum hezaren ağacının dalına konacak, tutunduğum dalı bırakacağım, dalında unutulmuş kurumuş kuru bir gül gibi, sade ve asude, garip ve kayıp, izsiz ve sözsüz.
Bir Sevr Dağı kokulu haber güvercini gelecek, hepten beyaz hüzün kesileceğim, Sukya Mescidi’nin süt beyazı kubbesine düşeceğim, kaskatı, yapayalnız.
Sonra Bedir’i, o zor ve güzel günleri hatırlayacağım, sonu olmayan, yalın ve saf bir suskunluğa teslim olacağım. Hizran diyeceğim, bir başkasının rüyası, bir başkasının gölgesi, bir başkasının acısı.




YORUM