Bedriye Korkankorkmaz, "İnsan Ruhunun Yurtsuz Dervişi Heinrich Böll’den Melek Sustu" başlıklı yazısıyla Daima Edebiyat'ta.
İnsan Ruhunun Yurtsuz Dervişi Heinrich Böll’den Melek Sustu
Bedriye Korkankorkmaz
1972 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Heinrich Böll, 1917’de Köln’de dünyaya gelir. İkinci Dünya Savaşı’nda farklı cephelerde savaşır, yaralanır ve esir düşer. Savaş sonrası dönemde hem eğitimine devam eder hem de ağabeyinin marangozhanesinde çalışarak hayatını kazanır. İlk öykülerini 1947’de yayımladıktan sonra yazarlık, onun hem mesleği hem de vicdani sorumluluğu haline gelir.
Alman edebiyatının savaş sonrası dönemine damgasını vuran Böll, Melek Sustu (Der Engel schwieg) adlı romanını 1949’da tamamlamış; ancak eser, dönemin yayıncılık anlayışı tarafından “fazla karanlık” ve “ticari kaygılara uygun değil” gibi gerekçelerle geri çevrilmiştir. Roman, ancak Böll’ün ölümünden sonra, 1992 yılında gün yüzüne çıkabilmiştir. Bu gecikme, o dönemin Alman toplumunun savaşın gerçekleriyle yüzleşmeye hazır olmadığını da gözler önüne serer.

Heinrich Böll, edebiyat yoluyla sistemin çarkları arasında ezilen bireyin sesi olmuştur. Savaş, otorite, kilise, ahlaki çöküş ve bireyin yalnızlığı onun kaleminin en derin temalarıdır. Böll; devletin, ordunun ve Katolik Kilisesi’nin mutlak otoritelerine karşı daima eleştirel bir duruş sergilemiş, ancak bu duruşu kör bir muhalefetten çok insanlık onurunu savunmaya dayandırmıştır. Onun için yazarlık, bir hakikat arayışı ve insanlık davasıdır. Ün ve şöhretin peşinden gitmemiş; her kötülüğün ardında emperyalizmi gördüğü için duruşunu başından itibaren netleştirmiştir. Bütün edebi hayatı boyunca bu ilkelerinden asla taviz vermemiştir.
Böll’ün önceliği, her zaman insan olmuştur. Onun için edebiyat, insan ruhunun, duygularının ve düşünce dünyasının derinliklerine ulaşmanın en gerçek yoludur. Bu nedenle her yazar gibi, hatta daha fazlasıyla bir ruhbilimcidir o. Sadece savaşın acımasızlığına değil, sözde barış döneminde halkın yaşadığı umutsuzluk ve savrulmuşluğa da tanıklık etmiştir. Gördüğü ölümler, akan kanlar ve gözlerinin önünde yitip giden genç hayatlar, ruhunda silinmez izler bırakmıştır.
Esir kampında geçirdiği yıllarda, bir insanın gerçek esaretinin bazen kendi yurdunda, kendi halkının arasında bile yaşanabileceğini fark eder. Yurtsuz kalmak yalnızca mekânsal değil, ruhsal bir yabancılaşmadır onun için. İşte bu yüzden Heinrich Böll, yalnızca bir yazar değil; savaşın orta yerinde, vicdanın sesi, insanlığın hafızasıdır.

Yapıtlarında savaş sonrası Almanya’da ilan edilen barış ortamında halkın hayata tutunma mücadelesini anlatır. Bu anlamıyla kokuşmuş sistemi karşısına alır. Egemenlerin ne savaşta ne de savaş sonrası barış ortamında dünyada yurt denilecek bir yer bırakmadıkları gerçeğini vurgular. Savaşta ölenler göçüp gitmiştir dünyadan; yaşayanlar ise açlıktan ölecektir. Sadece ekmeğe, barınmaya ve ısınmaya duyulan açlık değildir bu. Sevgiye, dostluğa, aşka, inanca, erdeme, dürüstlüğe, gülen bir yüze, güvene ve paraya duyulan açlıktır. Ölmeyi yaşamaya tercih eden bir zalimliktir. Bu ortamda dürüstlük yalanı, inanç dinsizliği, şefkat de zulmü zorunlu kılmıştır. Tüm kavramlar hem karşıt kutbuyla hem de hayatla bütünleşmiştir.
İkinci Dünya Savaşı’nda askeri mahkemede Yarbay Kâtip olan Willi Gompertz, asker kaçağı olduğu için ölüm cezasına çarptırılan Hans’ın yaşamayı tercih etmesi üzerine onun kıyafetlerini giyip yerine geçerek Almanlar tarafından kurşuna dizilerek öldürülür. Böylelikle Hans hayatta kalır. Willi, ölmeyi yaşamaya tercih eder, barış sonrası yaşamın ölmekten zor olduğunu öngördüğü için. Kolay ve kahramanca ölümü tercih ederek savaşta gördüğü zalimliği barış sonrası ortamda da görmekten kendisini kurtarır böylece.
Hans Schnitzler savaşın bitmesine yakın doğduğu kente döner. Dönüşünün akabinde barışın ilan edildiğini öğrenir. Yıllarca savaşta sahte kimlikle hayatını sürdürmüş olan Hans, asıl adını unutmuş ve gerçek özüne de yabancılaşmıştır. Halk da yaşamın dayattığı umarsızlık karşısında kendi değerlerine onun gibi yabancılaşmıştır. Hırsızlığı, karaborsacılığı ve ahlaksızlığı yaşam düsturu haline getirmiştir. Hans’ın ve Dr. Fischer’in değerlerine yabancılaşmasının boyutlarını bilinçli olarak karşılaştırmıştır yazar. Dr. Fischer, bir hukuk adamı, bir derginin yayıncısı ve aynı zamanda hazretlerinin gayri resmî kültür danışmanıdır. Diğer tüccarlar gibi para stoklayan, çıkarı için Nasyonal Sosyalistlerle bazı toplantılar düzenleyen ve elinde de başpiskoposun uzun ve gizli bir yazısı olan biridir. Hıristiyanlık dinine mensup din adamları da birer Dr. Fischer’dir aslında. Dr. Fischer de ölümcül bir hiçliğin içinde kaybolmuş yurtsuzlardan biridir, lüks içinde yaşasa da.
Regina, altı haftalık bebeğini evinin camından isabet eden kurşun sonucu yitirmiştir. Açlığından, bebeğinin boş beşiğinden, yalnızlığından ve umarsızlığından başka hiçbir şeye sahip değildir. Hans’ın, evine sığınma isteğini yalnızlığından dolayı kabul etmiştir. Yalnızlık ölümün diğer adıdır çünkü. Bu yurtsuz dünyada varlıklarıyla birbirlerinin yurdu olan Hans ile Regina’nın aşkı güç olduğu kadar saf bir aşktır da. Evlerinin içinde rüzgâr esip yağmur damlaları göl oluştursa da ikisi de dünyalarına yabancı oldukları gibi yaşadıklarına da yabancıdır. Hans, kendi geçmişiyle yüzleştiğinde kaybettiği eşini tanımamış olmasına ve ona kötü davrandığına çok üzülür. Eşinin ölme biçimi ona korkaklığıyla beceriksizliğini anımsattığı için de eşinin ölümüne sevinmiştir. Bu sevincin altında insanoğlunun sınır tanımayan bencilliği yatar. En yakınımızdakini tanımamanın yasını hepimiz tutarız içimizde. Tensel olarak değil birbirlerinin gözyaşlarıyla sevişen bu iki insanın temiz aşkları, günümüzde aşk adına yaşanan sanal aşkların acınası zavallılığını anımsatır bize. İçinde yaşadıkları kirli dünyaya fazla gelen aşkları yüreklerine fazla gelmez. Hans, Regina’ya toplumsal bir saygınlık kazandırmak için evlenmek ister onunla. Kimliği sahte, aşkı ise gerçektir onun. Aynı ıstırabın, yalnızlığın ve acının bir araya getirdiği bu iki kişinin evliliğini Tanrı da kutsamıştır. Özveriye dayalıdır bu tür gerçek ilişkiler. Regina’na da kanını satarak Hans’a sigara ve ekmek almıştır. Böll de bu aşkın saflığını ve zorluğunu anlatmayı yapıtının başat konusu edinmiştir.
Kötülüğün ve acımasızlığın dünyasında yaşayan melektir yarbayın eşi Elisabeth. Eşinden kalan tüm mal varlığını yoksullara dağıtmak istemesine rağmen amacına ulaşamamıştır. İyiliğin gücünün her koşulda kötülüğün gücünden üstün olduğuna inanmışımdır. Tüm zalimliklere rağmen çaresiz de olsa bir insan yaşayabiliyorsa bugün yeryüzünde, bu iyi bir insanın desteği sayesindedir.
Yazar, Melek Sustu’da savaşın, açlığın ve umarsızlığın kol gezdiği dünyada aşkın her koşulda var olduğu gerçeğine mim düşer. Elizabeth ölünce mermerden yapılan Meryem Ana yontusu da susar. Kutsallığı, ticari amaçla kullanan yontularda aramak yerine, iyi insanların iyiliklerinde aramak gerektiği gerçeğini çok çarpıcı bir dille anlatan bu yapıtı, her okurun okumasını çok isterim.
*Henrıch Böll. Melek Sustu. Can Yayınları. Çeviri: Kasım Eğit- Yadigar Eğit. s. 184.



YORUM