Güler Zehra Kurt, Sokrates ve Platon'da ölüm düşüncesini işlediği yazılarını Aristoteles'in ölüm üzerine düşünceleriyle tamamlıyor.
Aristoteles Üzerinden Ruh ve Ölüm: Üçlemenin Sonu
Güler Zehra Kurt
Daha önceki yazılarda Sokrates ve öğrencisi Platon üzerinden ölüme dair perspektifler sunmaya çalışmıştık. Bu yazıda üçlemeyi yarım bırakmak olmaz diyerek Platon’un öğrencisi Aristoteles üzerinden de ölüme dair incelemelerde bulunacağız.
Sonuçta üç, insanlık tarihinde hep önemli bir yere sahip olmuştur. İlk filozoflar Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes’in de üç nesil birbirini eğittiği söylenir. Veya insan Antik çağdan bu yana hep üç kısımda incelenmiştir; akıl, duygular ve arzular… Devletler dahi bu üç anlayışından payını almıştır; yöneticiler, koruyucular ve üreticiler… Hatta Hristiyanlıkta üçü bağrına basmıştır. Tanrı üçtür derler; baba, oğul, kutsal ruh…

Bizde kutsal üçümüzü felsefe ve bilim ilişkisini başlatan, ben nasıl düşünüyorum? Sorusunu sorarak aklın yasası mantık disiplinini ortaya koyan, Aristoteles üzerinden tamamlayacağız. Aslen Makedonyalı olan Aristoteles, on yedi yaşındayken hocası Platon’un kurduğu okul Akademia’ya gelerek felsefe ile olan ilişkisini resmen başlatmıştır. Yirmi yıl Akademia’da eğitim alan Aristoteles, yalnızca hocasının felsefesine bağlı kalmamış, kendine ait bir felsefe oluşturarak pek çok konu hakkında fikir sunmuştur. Ruh ve ölüm konularına da eğilen Aristoteles, bu alana ait düşüncelerini “De Anima” (Ruh Üzerine) adlı eserinde daha sistemli şekilde ele almıştır. Bu yazının temel kaynağı bu eser olacaktır.
Aristoteles Açısından Ruhun Tanımı
Aristoteles’in ruh tanımını anlamak için öncelikle onun ontolojisinden haberdar olmak gerekir. Aristoteles’in varlık anlayışı ayrımlara tabidir. Ona göre her canlı varlık, iki kısımdan meydana gelir; madde(hyle) ve form(morphe). Madde varlığın neyden yapıldığı ile ilgilidir. Şekilsiz ve belirsiz olarak duran bir tür potansiyel varlıktır. Form ise maddeye düzen sağlayarak ona şekil veren, maddeyi belirsizlikten kurtararak, ona kimlik kazandıran kısımdır. Maddedeki potansiyeli aktüalite haline getirerek var olmasını sağlayan şeydir. Form, varlığı varlık kılan, adeta maddeye canlılık veren ilkedir. Aristoteles ortaya koyduğu bu varlık felsefesinin anlaşılması için heykel aforizmasını kullanır. Heykel, başlangıçta sadece mermerdir. Herhangi bir varlık olmaktan uzaktır. Sonra heykeltıraş sayesinde mermer bir şekil ve düzen kazanarak eşsiz bir varlığa dönüşür. Ondaki potansiyel ortaya çıkarak bir varlığa dönüşmüştür. İşte bu aforizmadaki madde mermer, mermeri varlık kılan, onu canlı hale getiren biçim ise formdur. Aristoteles, bu varlık anlayışını ruhu incelerken de gerçekleştirir. Beden biyolojik bir maddedir. Bedeni canlı hale getiren, onu varlık kılan şey ise bir tür form olan ruhtur. Aristoteles hocasından farklı olarak ruh ve bedeni ayrı tutmamıştır. Ona göre ruh ve beden ancak bir arada var olabilen parçalardır. Ruh bedenden ayrı olarak var olamaz. Bu düşüncesini şu ifadelerle belirtir “Ruh her zaman bir bedene bağlanır ya da bir bedene yerleştirilir.” Dolayısıyla beden var olmadan, var olamayan ruh, bedenin biyolojik ölümü ile yok olmaya mahkûm olur. Aristoteles ruha bir edebi olma durumu atfetmez. Hatta ona göre ruhta, pek çok Antik çağ filozofunun düşündüğü gibi insanı insan kılan nitelikler de (akıl, erdem, duygular…) mevcut değildir. Ruhun tam bilgisine ulaşmanın imkânsız olduğunu belirten Aristoteles, şu anlık sadece onu bedene canlılık ilkesi veren şey olarak tanımlayabileceğimizi söyler. Gariptir ki MÖ 4. yüzyılda yaşayan Aristoteles, bizim 21. yüzyıl bilimi ile bildiğimiz şeyleri rasyonel çıkarımlarla tahmin etmiştir. Biz bugün, Antik çağda ruha atfedilen pek çok şeyin (akıl, erdem, duygular…) biyolojimize ait olduğunu biliyoruz. Aristoteles, ruh ve beden birliğini daha o yıllarda fark etmiş ve bu idraki insanlara sunmuştu. Ruhu, bir tür canlılık formu olarak görmüş ve insanı ölümsüz kılan şeyin ruh olmadığına kanat getirmişti.

Ölümsüzlük Üzerine
İnsanı ölümsüz kılan şey ruh ya da beden değilse o halde nedir? Öldükten sonra bizden geriye kalan şey ne olacak? Bunu Aristoteles bakış açısı ile irdelemeden önce ilk sorumuz “Bizden geriye bir şey kaldığını nereden biliyoruz?” olacaktır. Ölümsüzlüğün varlığını açıkladığımız takdirde, ölümsüz kısmımıza ulaşmak daha kolay olacaktır. Bu açıklama için tekrardan Aristoteles’in ontoloji anlayışına uğramamız gerekecek. Aristoteles’e göre her varlığın bir gayesi vardır. Varlıkların var olması bu gayeye bağlıdır. Her varlık, bir amacı yerine getirmek üzeri var olur ve bu amaç dâhilinde hareket eder. Örneğin gözün gayesi, var olma sebebi görme eylemidir. Görmeyen göz, göz olarak var olmaktan uzaktır. Kalem yazmak, kâğıt ise yazılanı tutmak üzeri var olmuştur. Elbette insanın da bir gayesi vardır. Aristoteles’e göre bu yaşamaktır. İnsan bilinci dahlinde yaşamak için var olmuştur. Yaşam sahibi olmayan insan, hiç var olmamıştır. Dolayısıyla var olma sebebi yaşamak olan bir varlığın kendisinde yaşamı yitirmesi olanaksızdır. Beden ölümü gerçekleşse de bir kısmı ile yaşamı devam ettirmesi gerekecektir.
Ölüm ve Sonrası Bize Kalan Şey
Ruh ve beden birliğinden bahseden Aristoteles, ruhu bir tür canlılık ilkesi olarak tanımlamış ve bedenin ölümü ile ruhunda ölümünün gerçekleşeceğini savunmuştu. Buna rağmen var olma sebebi yaşamak olan bir canlı, yok olamazdı ve ölümsüz bir kısmı olmalıydı. Peki, bu ölümsüz kısım nedir? Aristoteles bu kısma Nous (akıl, bilinç, zihin) adını vermişti. Nous’u da pasif akıl ve etkin akıl olarak ikiye ayırmıştı. Ona göre pasif akılda duygularımız ve arzularımız gibi geçici olan yönlerimiz bulunur ve bedenin ölümü ile pasif aklın ölümü de gerçekleşir. Ama etkin akıl düşüncenin yani bilincin kaynağıdır. Bizi insan kılan da bu kısımdır. Dolayısıyla ölümsüz kalması gereken bir şey olacaksa o elbette bizi biz yapan bilincimiz yani Nous’un bu etkin kısmı olmalıdır. Daha önceden de belirttiğimiz gibi Aristoteles’in ölüm anlayışı günümüz biliminin verilerine hiçte uzak değildir. Biz bugün insana ait neredeyse tüm kısımların beynimize ait veriler olduğunu biliyoruz. Yani bizi biz yapan pek çok şeyin biyolojik ölümümüzle yok olacağını söylemek mümkün. Ama biyolojimizde henüz keşfedemediğimiz ve sadece insanda olduğunu bildiğimiz tek şey, bilinç. İnsanın hala kendilik bilincini nasıl elde edebildiğini, sonsuz ihtimaller ve korelasyonlar barındıran bu evrende bilgiyi nasıl elde edip onu idrakimize nasıl işlediğimizi tam olarak bilemiyoruz. Aristoteles, bunu fark etmişti. Ve ölümsüz kısmın bilincimiz olduğunu düşünüyordu. İnsan, bilinç sahibi olmak için evrildiğinden bu yana ölüm hakkında düşünceler üretmektedir. Ama ölenlerden dönenler olmadığı için bu düşünceler sadece varsayım olarak kalmaya devam etmektedir. Muhtemelen öldüğümüzde sis perdesi aralanacak ve hakikati ancak o zaman seyretmeye başlayacağız. Yine de Aristoteles’in sunduğu güçlü çıkarımları değerlendirmek gerekir. Var olan vardır, yok olan yoktur. Sahip olduğu yaşamla var olabilen canlı, elbette bir yerlerde yaşamını devam ettirecektir. Ve muhtemelen bu onu diğer canlılardan ayıran ne ruhta ne de bedende izlerini bulamadığımız bilinç olacaktır.
Son Söz
Bir ömür varlığı ve insanı anlama amacı güden, felsefeyi Olimpos Dağlarının eteklerinden yeryüzüne indirerek insanlığın hizmetine sunan Aristoteles, ölümü bu şekilde anlamaya çalışmıştı. Tek tek Sokrates, Eflatunu ilahi (Platon), ve Muallimi Evveli (Aristoteles) anmak ve anarken derk etmek benim için bir zevkti…
Ölümü tam olarak anlamak mümkün olmasa bile ona dair varsayımlarımızın olması ne de güzel…
Herkes için bu varsayımların daha makul hale gelmesini dilerim…
Kutsal üçlemenin sonuna gelmiş bulunmaktayız.



YORUM