Yeryüzünün Kraliçesi Semerkant’tan Titanik’e

ANA SAYFAKitaplık

Yeryüzünün Kraliçesi Semerkant’tan Titanik’e

Fazilet Sitare, "Yeryüzünün Kraliçesi Semerkant’tan Titanik’e" başlıklı yazısında Amin Maalouf'un Semerkant romanını inceledi.

İnsan Ruhunun Yurtsuz Dervişi Heinrich Böll’den Melek Sustu
Yersizliğin Haritası: Bahar Aslan’ın Bakü Defteri Üzerine
Mustafa Kaya – Ali Güney | BİR BAKIŞ: EKOFOBİ HİPOTEZİ

Yeryüzünün Kraliçesi Semerkant’tan Titanik’e
Fazilet Sitare

“Derler ki: Bin yılların başlarında çağı etkilemiş üç İranlı vardır: Dünyayı gözlemlemiş olan Ömer Hayyam, dünyaya hükmetmiş olan Nizamülmülk ve dünyayı titretmiş olan Hasan Sabbah”

Semerkant, 1949 Lübnan doğumlu, 1976’da Beyrut’ta iç savaş başlayınca eşi ve üç çocuğunu alarak buradan ayrılıp Fransa’ya yerleşen Amin Maalouf’un ikinci romanı. Kitapları 40’tan fazla dile çevrilen Maalouf, 1993’te Tanios Kayası adlı eseriyle Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü’nü almıştır. Doğu’yu yazdığı için “Bay Hoşgörü, Bay Doğu, Modern Zamanların Binbir Gece Masalları Yazarı ve Bay Şehrazat” olarak adlandırılır. Asya ve Akdeniz çevresini iyi bildiğinden, ana dilinin Arapça olmasının da etkisiyle buraların kültürlerini ve söylencelerini eserlerinde ustalıkla işler.

Övgülere mazhar olan, adından çok söz ettiren bu sürükleyici romanı biraz geç olsa da okudum. Semerkant’ın ülkemizde bu kadar çok sevilmesinden ötürü de çok şaşırdım. Evet sürükleyici, bilgi verici, okuyucuyu alıp bin sene öncesine götürüyor ama…

Dört bölümden oluşan kitap, Doğu kültürü hayranı Benjamin Omar Lesage’in Titanik’le birlikte Atlantik’in dibine gömülen altın bir kutu içindeki kitabın hikâyesini okuyucuya anlatacağını söylediği paragrafla başlıyor. Ömer Hayyam’ın el yazması şiirlerinin yazılı olduğu kitabın denizin dibinde karanlığa gömülmesiyle “…dünya her gün biraz daha kana ve karanlığa bulandı” diyerek onu Titanik’e bindirenin de Benjamin Omar Lesage olduğunu söyleyip başlangıçta merak unsurunu devreye sokuyor yazar.

“Şairler ve Sevgililer” başlıklı ilk bölümde 1072 yılına, Ömer Hayyam’ın yirmi dört yaşına gidiyoruz. 11. yüzyılda Büyük Selçuklu ve Karahanlılar arasında mücadelelerin ve mezhep kavgalarının yaşandığı, Çin ve Batı arasındaki ticaret yolu olan İpek Yolu üstünde gelişmiş büyük bir şehir olan, şu an Özbekistan sınırlarındaki Semerkant’ta geçiyor olaylar.  “Gelincik Tarlası Sokağı’nda bir küçük oğlan, aşırdığı elmayı göğsünde tutarak tabanları yağlıyor; Çuhacılar Çarşısı’nda bir dükkânın içinde, bir kandilin kör ışığında tavla partisi sürüyor, iki zar atışından sonra bir küfür ve tıkırtılı bir gülüş duyuluyordu. İplikçiler Geçidi’nde ise katırcının biri çeşmenin önünde durup yüzünü yıkıyor, sonra da uyuyakalan çocuğunu öpercesine dudaklarını uzatıp musluğa eğiliyor, susuzluğunu giderdikten sonra ıslak avuçlarını yüzünde gezdirip şükrediyor, içi boş bir karpuzu yerden alarak su ile dolduruyor ve hayvanının başından aşağıya o da içebilsin diye boca ediyordu.” Oldukça sürükleyici bir öyküleme paragrafıyla başlayan kitap aynı şekilde tempoyu düşürmeden devam ediyor. Bu akıcı anlatımın da etkisiyle Fransızca yazılan roman kırktan fazla dile çevrilmiş. Tabii sadece sürükleyiciliği değil anlattıkları da okuyucunun, özellikle tarih okuyucusunun ilgisini çekiyor. Tarihi roman okumak, içinde kurgu barındırsa da dönem hakkında bilgi verdiği ve kuru tarih kitaplarından daha eğlenceli bir okuma deneyimi sunduğu için tercih edilen bir türdür.

“Tütüncüler Meydanı’nda, gebe bir kadın Hayyam’a yaklaştı. Peçesini açtığında ancak on beş yaşında olduğu anlaşılıyordu. Tek söz etmeden, çocuksu dudaklarında tek gülümseme olmadan, Hayyam’ın elindeki kestanelerden birkaçını çalıverdi. Hayyam şaşırmadı. Bu, Semerkant’ta eski bir inanıştı. Bir anne adayı, sokakta hoşuna giden bir yabancıya rastlarsa yiyeceğini elinden almak cesaretini gösterebilmeliydi. Böylece doğacak çocuk onun kadar yakışıklı, onun gibi ince uzun, onun kadar soylu ve düzgün hatlara sahip olacaktı. Ömer, uzaklaşan kadına bakarken, elinde kalan kestaneleri yemeye devam etti. O sırada duyduğu bir uğultu, hızlanmasına yol açtı. Az sonra kendini, zincirinden boşanmış bir güruhun ortasında buluverdi.” Bu bağnaz insanların kolları ve bacakları upuzun, beyaz saçları dağılmış, yere düşmüş, öfke ve korkudan çığlıkları hıçkırığa dönüşmüş yaşlı birini filozof olduğunu iddia ederek acımasızca dövdüklerini görür, onu korumaya çalışır. Dövenlerle arasında çıkan kargaşa sonucu bu yobazların lideri konumundaki kişiyle Semerkant kadısı Ebu Tahir’in huzuruna çıkarılır. Ömer’in kendisinden önce şiirleri şehre geldiğinden Kadı, onu önceden tanıyordur. Şafak sökene kadar sohbet ederler. Ebu Tahir, Ömer’e Semerkant’ta imal edilmiş en iyi kâğıt cinsinden, bir Yahudi’nin eskiden kalma yöntemle, beyaz dut ağacından yaptığı, yaprakları ipekten boş bir defter hediye ederek en güzel rubailerini artık bu deftere kaydetmesini ister. Ömer defteri kabul eder – hikâye Titanik’le birlikte denizin dibine gömülen bu defteri bulma üzerine kurulmuştur- daha sonra birlikte Hükümdar Nâsır Han’ın huzuruna giderler. Cömertliğinin bir göstergesi olarak kendisine itaat edip güzel sözler eden, hürmette bulunan kişilerin ağzını altınla dolduran Hükümdar, Ömer’le konuştuktan sonra onu da altınla ödüllendirmek ister. Şair, bu gurur kırıcı durumu oruçlu olduğunu söyleyerek kabul etmez. Onun sözlerinden etkilenen Nâsır Han’la şair arasında bir dostluk fitili ateşlenir. Bu ziyaret esnasında sarayda yaşayan, ağzı altınla doldurulan Cihan isimli bir şair kadınla tanışıp sevgili olurlar

Hayyam bir yıl sonra Isfahan’a gerçekleştirdiği yolculukta Kaşan kentinden geçerken konakladığı bir kervansarayda Hasan Sabbah’la tanışır, bir gece aynı odayı paylaşıp gün aydınlanana dek sohbet ederler. Hayyam’ın o güne kadar tanıdığı en bilge kişidir Hasan. Henüz tarikatını kurmamış, birkaç yıl sonra bölgeye korku salacak ve namı bugünlere dek gelecek Haşhaşilerin lideri Hasan. “Ölmek, öldürmekten yücedir.” anlayışıyla eğittiği fedaileri, nüfuzlu bir kimseyi öldürüp kaçmak yerine, olay yerinde halk tarafından öldürülmeyi bekler. Ölen her fedai yerine halktan onlarca kişi Haşhaşilere katılır.

İlk iki bölüm bu şekilde büyük bir hayran kitlesi tarafından bin yılı aşkındır şiirleri severek okunan Ömer Hayyam ve onun yaşadığı dönemi bir  kurgu içerisinde anlatıyor. Üç ve dördüncü bölümde Benjamin Omar Lesage isimli bir Amerikalının Ömer Hayyam’ın eseri olan Rubailer’i bulma arayışı İran’ın yakın tarihiyle birlikte aktarılıyor.  11. yüzyıl sürükleyici şekilde akarken birden 19.yüzyıla atlıyor roman. Buranın önceki olaylarla tek bağlantı noktası Ömer Hayyam’ın el yazması şiirlerini bulunduğu kitabın Titanik’le birlikte batması ve arada okunan rubailer.

 İran coğrafyasının genel mekân olarak seçildiği kitapta önce Karahanlı, sonra Selçuklu dönemi, üçüncü ve dördüncü bölümlerdeyse 19. yüzyıl İstanbul’unu görüyoruz.

Gelelim kitabın Türkiye’de bu kadar çok sevilmesine şaşırma nedenime. Bizim kadar tarihine, köklerine bağlı ve hürmette kusur etmeyen bir millet bu kitapta atalarının aşağılanmasını görmezden geliyor demek ki. Büyük Selçuklu Devleti’ni en geniş sınırlara ulaştıran Melikşah, karşısında kimsenin duramadığı büyük Sultan; güçsüz, bilgisiz, aciz, boş konuşan bir cahil gibi anlatılıyor. Türk hakanlarının kendilerini yarı tanrı gibi görmeye başlayıp şatafatlı törenler düzenledikleri, Nasır’a dil uzatanların İslam’ın yolundan ayrıldığı fetvasını alıp nice sarıklı başların uçurulduğu gibi ifadeler var kitapta.

Tuğrul ve Çağrı beylerin hem insafsızca yağmacı hem de en aşağılık ve en yüce duyguları besleyebilen aydın hükümdarlar olduğu, Sultan Alparslan’ın aşiret üyelerinin kimini katlederek kimini satın alarak kendini kabul ettirdiği, bunlardan başka Alparslan için “…Kısır Tuğrul’un erkekliği ün saldığı halde dokuz çocuklu Alparslan büyük, azimli ve adil bir hükümdar ama cins-i latife az ilgi gösterir diye bilinirdi. Düşmanlarının ona taktığı ad “Efemine” idi. Çevresindekiler, böylesi tehlikeli konuya değinmekten ürkerlerdi. Haklı ya da haksız, bu ünü, henüz başlayan parlak saltanatına bir anda son verecekti.” ifadeleri geçer.

“Hayyam:

— Şu Türk, yurdundan yeni fırlamış! Daha düne kadar ataları, bilmem hangi puta tapan ve bayraklarına domuz resmi koyduranlardan gelme şu Türk! Bir halifenin, soyluların soylusu bir adamın kızını nasıl ister?”

“Maveraünnehir’in Efendisi” ve İslam’ın kılıcını taşıyan kişi olarak bahsedilen Nizamülmülk’ün, saray entrikalarını yöneten usta bir manipülatör, Nizamiye Medreselerini kurarak eğitimi tek tipleştirip özgür düşünceyi yok etmek isteyen, bu medreselerde sadece Eşarilik okutulmasına izin vererek, felsefi tartışmaların önünü kesmek isteyen bir vezir olduğu vurgulanıyor. Ayrıca bilginin kurumsallaşarak hapsedilmesi, Sultan Melikşah üzerinde kurduğu otoriteyle tek güç olup gölge hükümdar gibi davranan “vazgeçilmez olma” hırsına sahip, kendisi olmazsa devletin olmayacağını düşünecek kadar kibirli biri olarak anlatılıyor.

“Doğu’nun çiçeği” Rubaiyyat’ın Batı’nın “Tanrı bile batıramaz” diye yola çıkan kibir gemisiyle Atlantik’e gömülüşü arasındaki ilk ve son yılları anlatan kitap okunmalı elbet. Ancak tarihi romanların yazarın bakış açısını yansıtan kurgu eserler olduğu unutulmadan.

YORUM

WORDPRESS: 0