ANA SAYFAÖykü

Burçin Laçin Altay | Ütopya

Burçin Laçin Altay "Ütopya" adlı öyküsüyle Edebiyat Daima'da. Edebiyat Daima; şiirden denemeye, öyküden incelemeye uzanan özgün içerikleriyle yolculuğunu sürdürüyor.

Merve Yurtsever | Kumsal
Buket Uçar | Yangın Var!
Dilek Tuna Memişoğlu | Halı
[sharethis-inline-buttons]

Burçin Laçin Altay | Ütopya

Cennete giden bütün yollar eşit uzunluktadır.
Augustin

Karanlık sislerin arasından gözüken şehrin uzak ışıkları, hayatın varlığını anlatırcasına usul usul göz kırpıyordu. Bense kalp atışlarımın ritmini değiştiren düşler kuruyordum. Alelade yaşamların, kavgaların, bağırışların belki de sessiz çığlıkların yükseldiği şehir ışıklarının uzaktan görünen güzelliğine düşler kurmak, kalbimle bağlantımın hala yerinde olduğunu gösteriyordu. Bu düşlerde elbette o vardı, Zarife.

Çocuk esirgeme yurdundan, yediğim dayaklara dayanamayıp kaçtıktan sonra sığındığım kenar mahallenin en güzel, en sessiz, en naif kızıydı Zarife. Beline kadar siyah saçları, kömür karası gözleri, bembeyaz yüzüyle, üstündeki yamalı kıyafetlere rağmen, masal prenseslerinin en güzeli olan pamuk prensese benzetirdim onu. İlk karşılaşmamızda yırtık ayakkabılarıma takılan gözlerinin bana bakamayışı bir bıçak gibi kalbimi yırtmıştı. Daha sonra da Zarife hiçbir zaman utanmadan bana bakmamış ve bu kalbimdeki yırtığı toprakla doldurmuş gibi ağırlaştırmıştı. O zamanlar kalbim gibi düşlerim de yırtıktı. Ta ki çöpten topladığım kâğıt atıkların arasına saklanmış bir kitapla rastlaşıncaya kadar… Şimdi hala elimde tuttuğum; en eski zamanlara ait düşleri kuran “Ütopya” isimli kitap adeta sözcükler deniziydi. Bir yerinde “Dünyada kaygısız, huzurla, sevinçle yaşamaktan daha büyük zenginlik olabilir mi?” yazıyordu. Anlayamadığım bu kitabın neden çöpte olduğuydu. Belki de gerçekten çok eskiydi ama kitaplar eskir miydi? Onu bulduğumda on beş yaşındaydım, çocuk esirgeme yurdundan kaçalı henüz iki sene olmuştu. İki senedir çöpten ne bulursam okuyordum. O gece de soğukta çöplerin yanına kıvrılıp okumaya başlamıştım. Havanın kuru ayazını fark etmeden kelimelerle kimsesiz ruhumu ısıtıyordum. Ara ara düşlere dalıyor dünyadan uzaklaşıyordum. Hep o uzak ışıklara umut yükleyerek harflerin özgürlüğünde yaşayabilmeyi hayal ediyordum.

Kendime bir Ütopya kurmaya yetecek kadar cümle kurmam beş senemi almıştı. Kış mevsiminin bütün acımasız serinliğini hissederek tüm şehri karşısına alan tepede, ellerimle yaptığım evimin önünde yine elimde Ütopya kitabımla çöpten bulduğum battaniyeme sarılıyordum. Yalnızlığıma sarılır gibi sarılıyordum; paketi bile açılmamış bu battaniyeye mutlaka bolca yalnızlık ve kalp kırıklığı gizlenmişti. Kedi ve köpeklerin yükselen sesleri bölüyordu yalnızlığımı; “Biz buradayız merak etme, sen bizi bırakmadın biz de seni bırakmayız.” dercesine kulaklarımda yankılanıyordu. Hayalini kurduğum bu evi sadece kendime değil, soğuklarda üşümesinler ve aç kalmasınlar diye sokaktan topladığım hayvanlara da yuva yapmıştım. Benim gibi sokaklarda kalmış hayvanları toplayıp onları ev sahibi yaparak para kazandığımda “Ütopya”mın ilk tuğlasını koymuştum. Herkesin mutlu olacağı bu işle para kazanacağım için en uygun ismin o kitabın ismi olduğuna karar vermem uzun sürmedi. Bir “Ütopya”ydı bu. Bir çocuk, insan ve hayvan ayırt etmeksizin, herkesin mutluluğundan başka ne ister ki! Kitaptaki ”İnsanları mutluluğa ulaştırmanın tek yolu, eşitlik ilkesini uygulamaktır.” sözünü okuduğum esnada aklımdan geçenler beni heyecanlandırmıştı. Şimdilik sadece hayvanlara yardım edebilsem de sokakta kalan tüm çocuklara elimi uzatıp “Muhtaç kalma” kelimesini “Ütopya”ma sızdırmayacaktım. “Ütopya”mı bütün dünyaya sızdıracaktım.

En karanlık ve en soğuk bu kış gecesinde bile sislerin kapladığı bulanık şehirde boğukta olsa ışıklar gözüküyordu. Kedi ve köpek sesleri kesilince içeri geçtim, kendime kurabildiğim yuvama şükrederek uykuya dalarken aklıma Zarife’nin kaçamak bir gülüşü düştü, içim ısındı. “Ütopya”mda tek eksik bir gülüştü, Zarife’nin gülüşü…

Sabahın sessizliğine gölge düşüren birkaç cılız köpek havlamasıyla uyandım. Bir araba yaklaştı “Ütopya”ma, içinden; beyaz elbisesi ve uzun siyah saçlarıyla Zarife indi. Gözlerime baktı, gözlerimin en içine, en derinine. Ömrüme merhem sürer gibi sürdü, ellerini ellerime. Sonra yine utangaç başını öne eğdi ve dudağından dökülen sözcükleri yıllardır beklediğimi anladım. “Sana geldim.” dedi. Hiçbir şey söylemeden sadece sarıldım. Kalbime açılan yırtığa dolan ağır toprak bu sözlerle sulandı ve o yırtıkta çiçek açtı. Çiçek kokularının tebessümlere karıştığı bir “Ütopya”m vardı artık. Bu kurduğum bütün düşlerden bile güzeldi.

Oysa ben on beş yaşında yırtık ayakkabılarımla “Ütopya” kitabını bulduğum gün, hemen oracıkta okumaya başlamış ve bitirmek üzereyken derin bir uykuya dalmıştım. Günlerdir kursağımdan doğru dürüst bir şey geçmemişti. Belki açlıktan mecali olmayan sıska bedenimin dayanıksızlığı, belki de soğuktan kımıldayamayan yorgun gövdemin halsizliği yüzünden öylece yatıyordum. Battaniyem yoktu, ayakkabılarım yırtıktı, sokaktaydım. Ayaza kesilmiş; kedi köpek seslerinin eşlik ettiği matemli bir gecede, metan kokusunun sardığı pis bir şehir çöplüğünde donarken, gördüğüm bu düşle; hayata ve “Ütopya”lara veda ediyordum.

Bir yere gömülmeyenlerin mezarı gökyüzüdür.
Cicero

Thomas More – Ütopya eserine atıfla

[sharethis-inline-buttons]

YORUM

WORDPRESS: 1
  • comment-avatar
    Mustafa 5 yıl ago

    Hazin bir öykü… Elinize, emeğinize, yüreğinize sağlık. Bir süre önce farklı mecralardaki yazılarınızla tanışma fırsatı buldum. Kısa zamanda eserlerinizin müptelası oldum. Zira "Susuş" ve "Uzak Deniz" adlı çalışmalarınız favorilerim arasındaki yerini aldı bile. Sanatın ve edebiyatın ötelendiği şu son dönemde yaptığınız işe saygı duymamak mümkün değil. Siz yazın bizler okuyalım. Kalın sağlıcakla…