Güler Zehra Kurt; Filozoflar Aracılığı ile Sanata Bütüncül Bir Bakış başlıklı yazısında Platon, Aristoteles, Nietzsche ve Heidegger'in görüşleri üzerinden sanat felsefesini ele alıyor.
Filozoflar Aracılığı ile Sanata Bütüncül Bir Bakış
Güler Zehra Kurt
Sanatın açıklanması teorik alanda fazlasıyla karmaşık süreçlere bağlı olsa da pratik alandaki sanat, kendini daha belirgin şekilde ortaya koymasıyla birlikte daha anlaşılır haldedir. Bir tablonun sanat eseri olduğunu anlamak kolaydır ama tablonun veya sanatın neliği üzerine bir idrak oluşturmak ve bu idrakten çıkan tanıma ulaşmak fazlasıyla zordur.

Bu yazıda bu zor kısma değinerek sanat üzerine bütüne işaret eden bir idrak geliştirmeye çalışacağız. Elbette bunu yaparken şeylerin neliğine ulaşmayı kendine iş edinmiş filozoflardan yardım alacağız. Ama önce sanatı anlamak için onu yer yer içine alan estetik kavramını anlamak ve bu ikisi arasındaki ayrıma ulaşmak daha mantıklı bir yol olacaktır. Çünkü pek çoğumuzun zihninde sanat ve estetik kavramlarının ayrımı ya mevcut değildir ya da mevcut olan doğru değildir. Kısacası ilk olarak idrakin temelinde yatan kavramları diyalektik yoluyla birbirinden ayıracak ve sonra filozofların sanat tanımlarından yola çıkarak sanata dair bir zihin soruşturması yapacağız.
Ek olarak şunu belirtmekte fayda var, bu yazının amacı mutlak bir sanat tanımı vermek değildir. Bu tanım, herkeste farklı olabileceği gibi bu alandaki farklı perspektiflerin önünü, yaptığımız bu mutlak tanımla kesmek, ferdi yansıtması bakımından çeşitliliği bünyesinde barındıran sanata büyük bir haksızlık olacaktır. Bu yazının amacı, sanatın tam olarak ne olduğunu söylemekten ziyade ne olabileceğine dair mümkün durumları inceleyerek kendinize ait bir sanat anlayışı oluşturmanızı sağlamaktır.
Estetik ve Sanat Ayrımı
Kelime kökeni olarak algılamak ve duymak anlamlarına gelen estetik, adeta güzel olan her şeyi içine alan bir küme olarak karşımızda durur. Gündelik dilde estetikten bahsederken onu güzellik kelimesi ile eş anlamlı gibi kullansak da estetik güzel olan demek değildir. Estetik, güzel olan her şeyi içine alan ve güzelin felsefesini yapan bir daldır. Dolayısıyla estetiğin konusu güzele ait olan her şeydir. Bu durumda ortaya yeni bir soru çıkmış oluyor. Peki, “güzel” ne demektir? Biz neye güzel deriz ve güzel derken neyi kastetmiş oluruz? Güzele teorik bir yaklaşım sunmadan önce biz insanların güzellikten bahsederken daha çok simetrik olanı veya bizde bir hoşlanma duygusu oluşturanı kastettiğimizi belirtmekte fayda var. Yani gündelik hayatta herhangi bir şeye güzel diyorsak muhtemelen bu şey simetriktir ve bu simetrik olma durumu beynimizde hoşlanma duygusunu aktive ettiği için bir dışavurum olarak “güzel” sözcüğünü kullanırız. Ama teorik alanda yalnızca hoşlanma duygusu ile güzeli açıklamak bir sonuç vermeyeceğinden güzele dair Platoncu bir tanımla devam etmek daha uygun düşecektir. Güzel Platona göre, varoluş amacına uygun olan, olması gerektiği gibi olandır. Bu tanıma örnek verecek olursak; bir insanın güzel olması simetrik bir dış görünüme bağlı değildir. İnsan olarak yaşamasına bağlıdır. İnsani eylemin temeli olan erdemli bir yaşam sürmesine bağlıdır. Bu kapsayıcı tanımla birlikte estetiğe dair sıra dışı bir niteliğe ulaşmış oluyoruz. Bir güzellik bilimi olan estetiğin gerçekleşmesi için güzel dediğimiz şey var oluş amacına uygun olmalı ve zorunlu olarak var olma işlevini yerine getirmelidir. Dolayısıyla estetik dediğimiz şey işlevsellikten gelecektir. İşlevini gerçekleştiren şey estetiktir. Doğa da dahi bu kural geçerlidir. Doğa, en yüksek güzelliği ile karşımızda dururken aynı zamanda doğa yasalarına uygunluk bakımından doğa olmanın işlevini yerine getirir. Estetiğin temel anlamda ne olduğunu ve en önemli niteliğinin işlevsellik olduğunu belirttiğimize göre sanata geçebiliriz.
Sanat, köken bakımından hüner ve ustalık anlamlarına gelir. Sanatın farklı perspektiflerden pek çok tanımı olabileceği gibi nerdeyse tüm tanımların ortak noktası sanatın bir dışavurum olmasıdır. Dolayısıyla sanattaki amaç, bir ölçüde kişide olanı yansıtarak bir ayna görevi görmesidir. Bununla birlikte sanatın estetik gibi bir işlevsellik barındırmadığı açıktır. Sanat çoğunlukla bir şey amacıyla değil, bizatihi kendisi için gerçekleştirilir. Estetik ile arasındaki bir diğer önemli fark ise sanatın estetik gibi geniş bir küme olmamasıdır. Kişiye bağlı olmasından kaynaklı daha spesifik alanlarda kendisini gerçekleştirir. Sanat, onu yapanın bir aynası olduğu için sanatçıya daha çok ışık tutar ve fertten fertlere doğru yani nefisten nüfusa doğru kendi yansımasını gerçekleştirir. Bu temel ayrımla birlikte sanatı daha iyi anlamak için filozofların onu nasıl anladığına geçebiliriz.

Filozoflar ve Sanat
Platon
Felsefe tarihinde sanatı ilk defa bu denli sistemli şekilde inceleyen filozof, Eflatundur (Platon). Sanatla ilgili düşüncelerini daha çok “Devlet” eserinde ele alan Eflatun, sanatı bir tür “mimesis” yani taklit olarak görür. Hatta sanat onun için “taklidin taklididir”. Asıl gerçekliği idealar âlemi olarak gören Platon, Dünya’ya ait her şeyi yadsır. Onun için bu Dünyadaki her şey idealar âleminin bir taklididir. Dolayısıyla doğanın bir taklidi olan sanat, taklidin taklidi olarak varlığını sürdürür. Platon, sanata bir kutsallık atfetmeyi bırakın, ona çoğunlukla bir değer dahi biçmemiştir. Platon’un bu tutumunu anlamak için onun varlığa karşı yaklaşımını da anlamamız gerekiyor. Platon’a göre var olanların asli sebebi, insanın kendisi değildir. Varlık, var olması bakımından her zaman var olagelmiştir. Dolayısıyla tüm varlığın, oluşumun ve yaratımın temeli bizzat varlığın kendisidir. Bu ontolojik anlayışla birlikte Platon’un sanatı bir insani dışavurum olarak görmemesinin doğal olduğu anlaşılıyor. Platon’a göre hiçbir yaratım temelini insandan alamaz. Eğer ortada bir yaratım varsa, bu olsa olsa ideaların bir yansıması yani bir taklididir. Bu nedenle; hakikatten uzak taklide, hakiki bir değer atfetmenin anlamı yoktur. Platon’a göre sanat ancak erdemi desteklediği takdirde değerlidir.

Aristoteles
Aristoteles, hocası Platondan farklı olarak sanatı yadsımamıştır. Sanatla ilgili düşüncelerini “Poetika” eserinde ele alan Aristoteles, daha çok şiir sanatına odaklanmıştır. Aslında Aristoteles’te sanatı Platon gibi doğanın taklidi olarak (mimesis) görür. Ama sanatla ilgili farklı bir tanım yaparak bir noktada hocasından ayrılır. Aristoteles, sanatı şu şekilde tanımlar. “Sanat, doğanın tamamlayıcısıdır.” Bu cümlelerini şu ifadesi ile daha belirgin kılar. “Sanatın amacı, var olanı değil, olabilecek olanı tasvir etmektir.” Doğada olanlar bize sunulanlardır. İnsan, dış Dünyada ona sunulanlardan yola çıkarak, kendi tahayyülünde yeni bir Dünya oluşturur. Bu tahayyülün ilham kaynağı yine doğa iken, tahayyülün sahibi insandır. İdrak etme yetisine sahip olan insan, idrak edebildiklerine kendi bilincinden ekleme yaparak, sonsuz ihtimaller arasında kendisine ait bir ihtimali, sanat aracılığı ile var eder. Bu yaratım, insanın varlığına dair bir kanıttır. Sanata, doğanın tamamlayıcısı gibi büyük bir görev atfeden Aristoteles, haksız değildir. İnsan, bulunduğu her yeri kendisine uygun hale getirmeye çalışır. İnsanın ilk evi olan doğa, insana ait olmak için hem ilham kaynağı hem de sanatların birer parçası olarak, insana yardım etmiştir.
Aristoteles, aynı zamanda sanatın farklı bir yönüne de değinir. Ona göre sanat, doğayı tamamlamanın yanında, insana bir katharsis yani bir tür arınma da sağlar. Sanatın daha çok şiir ve dram kısmında duran Aristoteles, bu tür duygusal yoğunluğu arttıran sanat faaliyetlerini, insanın içindeki trajedi, korku ve acıma gibi duyguları yoğunlaştırarak, onlardan arınmalarını sağlaması bakımından önemli görür.

Nietzsche
Pek çok konuda fazlasıyla sıra dışı fikirler sunan Nietzsche, sanat konusunda da bu düsturunu devam ettirmiştir. Sanat konusunu farklı eserlerinde farklı şekilde ele alsa da bu konuya en kapsamlı şekilde yöneldiği eseri “Tragedyanın Doğuşu” dur. Nietzsche, sanata dair güzel bir ontolojik tanımlama yapar. “Sanat, hakikat karşısında helak olmayalım diye var.” Nietzsche’ye göre hakikat, hiç de keyifli bir fark ediş değildir. Pek çok kişi gerçekten ziyade illüzyonu tercih eder. Çünkü hakikat, insana bir sorumluluk yükler. Hakikatin fark edilmesiyle birlikte gelen ilk sorumluluk, kendi yanılgının farkına varmaktır. Yanılmak yani bildiğini zannetmek, insanın bildiklerini temel alarak kurduğu Dünyasına karşı bir tür darbedir. Bu darbe, sahip olduğumuz güvenli evi yıkar. Bizi hem sahipsiz hem evsiz bırakarak, belirsizlik karmaşasına sürekler. Belirsizlik, insan için en zor gerçektir. Dolayısıyla insan aslında hiçbir zaman hakikati arzu etmez. Arzu edenler, yalnızca en cesur olanlardır. Bu cesaretin bedeli olan ızdıraplar da ancak sanat ile katlanır hale gelir. Sanatla bir dışavurum gerçekleştiren insan, belirsizliğe karşı bir kabulleniş gerçekleştirir. Çünkü kabul ettiklerimiz yalnızca fark ettiklerimizdir. Sanatla gerçekleşen bu kurtuluş, hayatı yaşamak üzeri bize alan sağlar. Nietzsche, “Sanat, hayatı mümkün kılar.” Sözüyle bu çıkarımı doğrulamıştır.

Heidegger
Sanat hakkında yazarken Heidegger’den bahsetmemek olmaz. Sanata dair düşüncelerini “Sanat eserinin kökeni” adlı eserinde ele alan Heidegger, Nietzsche’nin aksine sanatı hakikate katlanmak için bir araç olarak değil, hakikatin bizzat ortaya çıktığı yer olarak görür. “Sanat eseri, hakikatin kendini kurduğu yerdir.” Cümlesiyle bu düşüncesini ifade eder. Heidegger’in bu sözünü anlamak için onun hakikatten kastının ne olduğunu anlamak gerekir. Heidegger’in hakikat anlayışı ve ontolojisi iç içedir. Ona göre hakikat, var olanın kendisini açığa vurduğu yerdir. Heidegger’e göre varlığı anlamak, var olanları tek tek anlamaktan geçmez. Onun için varlığın hakikati, bizzat var olmanın ne demek olduğunu anlamaktan geçer. Ve varlık kendi varoluşunu kendisine açarak var olur. Eğer ortada bir var olan varsa bu var oluş kendisinden gelmektedir. Sanat eseri insanın ürünü olduğu için direkt insanın var oluşunun ortaya çıktığı yerdir. İnsan sanat eseri ile kendi varlığını dış dünyaya açar ve kendi var oluşunu gerçekleştirir. Heidegger’in deyimiyle “Sanat eseri, varlığı konuşmaya çağırır.” Bu konuşma sanatçının ve sanatseverlerin bilinci arasında gerçekleşir. Dolayısıyla Heidegger’e göre sanat, bir ölçüde varlığın kendini en açık şeklide sunduğu bir dışavurumdur.
Bu yazıda sanata dair kısa bir inceleme yaparak, sanat hakkında düşünmeye bir kapı açtığımızı umuyorum. Sanat tanımımız ne olursa olsun, insanın sanata olan yönelimi diğer pek çok şeyde olduğu gibi insan olmasından kaynaklanır. Sonuçta sanatın bizim için pratik bir amacı yoktur. Ama pratik amaç gütmeyen eylemlerin lezzetini çok önce fark eden insan, belki de sanatı yalnızca bu lezzetten dolayı baş tacı etmektedir. Bu sebepler elbette sayılamayacak kadar çoktur. Sanata dair açılan kapıdan girmek ve kendi sebebinizi bulmak, o kapının size ne ifade ettiğine göre şekillenecektir. Ortaya çıkan buluşun size güzellikler getirmesi dileğiyle…



YORUM