Muhammet Erdevir, Emine Altınkaynak'ın Dergâh Yayınlarından çıkan ikinci öykü kitabı "Akrebin Kışı" üzerine yazdı.
Akrebin Kışı’nda Bellek ve Varoluş
Muhammet Erdevir
İnsan, zamanı durdurup bazı anları dondurmak için ilkin mağara resimleri yaptı. Binlerce yıl sonra fotoğrafı icat ederek gerçekliği, anı, yaşamın bir kesitini dondurmayı başardı. Gün geldi, bununla da yetinmedi ve hareketli görüntüleri zamanın akışından kesip almanın bir yolunu buldu. Fakat yöntem ne olursa olsun insan hep kaybetti, zaman daima kazandı. Çünkü zaman, bazen bir akrebin kuyruğu gibi davranır. Hareket ederken zehrini yayar, geriye döndüğümüzde ise o zehirle yüzleşmekten başka çaremiz kalmaz. Emine Altınkaynak’ın Akrebin Kışı adlı öykü kitabı, işte tam da zamanın taşıdığı bu zehirle başa çıkmayı, geçmişin sesini bugünün sükûtuyla boğmaya çalışmanın anlamsızlığını, insanın iç evrenindeki kırılganlığın sonuçlarını anlatmakta. Akrebin Kışı’ndaki öyküler kitabın isminin imlediği şekilde bir kış uykusunun içinden süzülüp gelmiş gibi. Zamanın akışının yavaşladığı bir vaktin içinden an’ı genişleterek kendine alan açan öyküler bunlar.

“Ağaçta” adlı öykü, geçmişin ağır gölgesinde şekillenen bir yüzleşmenin izlerini taşır. Öykü kişileri, eylemlerinin sorumluluğundan yıllar geçse de kaçamamış, geçmişin kurduğu kapanın içinde sıkışıp kalmıştır. Halının altına süpürülen sorunlar, kişinin içinde bir ur gibi büyür. Bu ur, konuşulmadıkça benliği kemirir. İnsan ilişkilerinin doğası gereği karmaşık ve iç içe geçmiş olması, bu öyküde varoluşsal bir çıkmaza dönüşür. Sartre’ın “cehennem başkalarıdır” sözü burada yankılanır ve “cehennem kendi geçmişimizdir” yargısına dönüşür. Altınkaynak’ın öyküsünde kurduğu dünyada cehennem, artık sadece başkaları değil, aynı zamanda “kendimizdir”.
“Deniz Soğudu” öyküsü, yine benzer temalar etrafında döner: yüzleşme, hesaplaşma, sorunlardan kaçma. Yazar burada okura şunu fısıldar: “Geçmişin hayaleti insanların peşini hiçbir zaman bırakmaz.” Hafızamız hatıralardan ibaret değildir, aynı zamanda kimliğimizdir. Hafızanın inatçı ısrarı, kimliğe yaslanarak eski defterleri bireyin önüne serer. Yaptıklarımız kadar yapmadıklarımız, eylemlerimiz kadar kaçışlarımız biçimlendirir benliğimizi. Bu anlatılar, Freud’un bastırılmış olanın geri dönüşü teorisini de doğrular niteliktedir. Acılarla yüzleşmeden, hatıraların suskunluğunu duymadan bir geleceğe yürünemez.
“Sonra Durmadan Yağdı” adlı öyküde ise Altınkaynak, toplumsal bir yara üzerinden bireysel bir yüzleşme kurar. Bir gümrük muhafaza memurunun insan kaçakçılığıyla yüzleşmesi, onu içsel bir hesaplaşmanın eşiğine getirir. Burada bireysel suç ile toplumsal çürüme arasında kurulan bağ, yazarın insani dramlar karşısında sessiz kalmayan tavrının göstergesidir. Modern çağın “ağır insanlık dramları” bu öyküde kalemle tutanak altına alınır adeta. Kar yağışı temizliği değil, acıların ve trajedilerin üstünün kapatılması anlamını taşır bu kez. Yok saymaların kanıksandığı ekran çağında, insanların ölümü istatiksel gerçeklerden başka bir şey değildir ne yazık ki.

Kitaba adını veren “Akrebin Kışı” öyküsü ise zamanı durdurmanın mümkün olmadığını, ortak anıların zannedilenin aksine kişiler arasındaki iletişimi onaramadığını vurgular. Naci Bey’in evliliği, aslında iç iletişimin yıkıldığı her insan ilişkisine ayna tutar. Sürrealist atmosfer, bu öyküde geçmişin hayaletiyle gerçekliğin birbirine karıştığı, suda eriyip kaybolduğu anlarla büyür. Naci Bey’in zihninde geçmiş, gün yüzüne çıkmayı bekleyen kırık aynalar gibidir. Hatıralar, onun için bir sığınak değil; bir çıkmaz sokaktır. Zaman, bu öyküde salt bir kronoloji değil, varoluşsal bir sorun olarak şekillenir:
“İlk dizeyi hatırlayamayışına ilk kez hayıflandı. Bunları hatırlayan ve bilen ikinci bir ben’imiz olsa ne çıkar, dedi içinden, o da yok olacak olduktan sonra. Hiçbir şeyin hiçbir anlamı yok. Karla aydınlanan göğe çevirdi başını. Tanrı’m ben sana söyleyeyim mi ilk kavgamız ne zaman başladı. Biz de bilinmek istediğimizde.” (s. 29)
Var olmak, bilinmek istemektir; bilinmemek ise soğuk bir kar altına gömülmektir. Bu, Camus’un “absürd” dediği zeminde yankılanan bir itirazdır.
“Bir Direği Yıkmak” öyküsü, mitolojik ve arketipsel imgelerle örülmüş, çok katmanlı bir anlatıdır. Babasının dağ köyüne dönen karakter, babasının evde beslediği yılan aracılığıyla geçmişiyle hesaplaşmaya başlar. Evi yılanla paylaşmak, bir hayaletle yaşamak veya ölümle aynı döşeğe girmek gibidir. Yaşam ve ölümün birbirine böylesine yakın oluşu, yılan bedeninin soğukluğuna karşın canlı oluşuyla paralellik gösterir. Yılan, Jungcu anlamda hem bilinçaltının hem de ölümsüzlüğün simgesidir. Yılanın ölümü sonrası evin çatırdamaya başlaması, evi ayakta tutan direğin yıkılması, bir “arketipin çöküşüdür”. Altınkaynak burada bireysel travmayla kolektif mitosu buluşturur.
“Öteki Yolcu” ise büyükşehir insanının zihinsel karmaşasına keskin bir ironiyle yaklaşır. Psikolojinin icadından beri herkesin “hastalık taşıdığı” bir çağda, yazar bireyin yalnızlığını ve anlam arayışını sorgular:
“Doktora dönüp ‘Herkesin kabaca aynı sisteme çalışan bir makine olduğunu varsayarak bilinci, bilinç dışını hazır, değişmeyen de bir birinin aynı kalıplara döküp sonra da parçalayarak sökmeye çalışmanın neresi bilim? Kek hamuru muyum ben?’ dedi.” (s. 55)
Modern psikiyatriye karşı bireyin içsel isyanıdır bu. İnsan makine değildir. Her bireyin ruhu, parmak izi gibi eşsizdir. Altınkaynak’ın bu öyküsü, psikolojinin bireyi nesneleştirmesi ve kategorileştirmesine karşı düşülmüş bir şerh gibidir.
“Bir Kuş Uçumu” başlıklı öyküde ise yas hâlinin sürekliliği, rüya ve gerçeklik iç içe geçirilerek anlatılır. Yas, burada yalnızca bir kayıp sonrası yaşanan geçici bir ruh hali değil, varoluşun doğrudan bir parçasıdır. Hafıza, çoğu zaman bizi geçmişte tutar; güzel olanın yitimi, acının ta kendisidir:
“Bakmayın şimdi bana öyle. Aklım benimle. Ama sizin bir kimsenin öldüğünü unuttuğunuz olmadı mı hiç? Altı, altı benim ve ben unuttum bir an. Annemin öldüğünü.” (s. 80)
Bu unutma, bir savunma değil, bir çaresizliktir. İnsan, hatırlamakla lanetlenmiştir ama bazen unutuşun kıyısına çekilmek ister, çünkü ancak orada soluk alabilir.
Emine Altınkaynak’ın Akrebin Kışı kitabını oluşturan öykülerde şiirsellik ile ironi, trajedi ile dram, rüya ile gerçek, acı ile zaman iç içe geçer. Kendine Dolanan Sarmaşık ile başlayan yazarın öykü yolculuğu, bu kitapla derinlik kazanır, yeni bir evren kurar. Altınkaynak’ın anlatıları, insanı olduğu yerden kaldırmaz; onunla birlikte çöküp onunla birlikte doğrulur. Akrebin Kışı zamanın ruhuna tutulan bir ayna görevi üstleniyor. Ve okur açısından o aynaya bakmak, kendilik trajedisiyle yüzleşmek en büyük cesaret sınavlarından birine dönüşüyor.



YORUM