Nesrin Çoruh, Murathan Mungan'ın "Şairin Romanı" adlı romanına dair yaptığı incelemesiyle Edebiyat Daima'da
MURATHAN MUNGAN’IN “ŞAİRİN ROMANI” OKUMALARI 2: ŞAİRİN TOPRAĞI
[sharethis-inline-buttons]Doğu edebiyatları tahkiye esasına dayanır. Şairin Romanı’nın ikinci bölümü olan “Şairin toprağı”nda da Doğu edebiyatının tahkiye geleneğini sürdürüyor Mungan. “Binbir Gece Masalları’ndan süzülüp gelen bir anlatı geleneğinden geliyorum. Hem de son yirmi otuz yıldır dünya edebiyatının fantezi romanları, yeni üretilmiş dünyalar, distopyalar, ütopyalar… Bunlarla da besleniyoruz.”[1] cümlelerinden de anlaşılacağı gibi yazar, sadece Doğu’nun edebiyatı yanında dünya edebiyatından da besleniyor. Bu bölümde de ütopik bir şiir evreni yaratmaya devam ediyor Mungan.
Şairin toprağı, “Zeey ile Tagan”, “Yol uykusu”, “Şiir ve çömlek”, “Sözlükçü”, “Şairin Kuyusu”, “Kar”, “Mavi kamass”, “Yol bilgisi”, “Kalbe yakışan”, “Naburri’nin çay evleri” adlarını taşıyan on ara başlıktan oluşuyor. Yine genel bir değerlendirme yerine belki de eserin alt katmanlarındaki detaylara dikkat çekmek için ara bölümlere teker teker değinmek istiyorum:
Zeey ile Tagan alt bölümünde Türk edebiyatının en eski edebî türlerinden başlayarak romanlara kadar birçok edebî türde gördüğümüz “ikiz” metaforu çıkar karşımıza. Gülsün Nakıboğlu, Türk Roman Kurgusunda İkili Kahramanlar Üzerine Genel Bir Değerlendirme[2] adlı makalesinde Türk edebiyatındaki ikiz kahraman kurguları hakkında yaptığı değerlendirmede on iki çeşit kurgudan bahseder. Mungan’ın yarattığı ikiz kahramanlar bu kurgu çeşitlerine pek uymamakta. Öyle ki burada sadece bir ikiz değil, iki farklı ikiz anlatılıyor bize. Zeey, zeytin dalı esmeri; Tagan, başak sarışınıdır. Her ikisinin de tıpatıp kendilerine benzeyen ikizleri vardır. Günden güne ikizlerin eşzamanlı duygu ve davranışları deliliğe varan birebirlik haline dönüşünce –aynı anda aynı adımı atınca, aynı anda aynı eli aynı biçimde kaldırınca, aynı anda aynı şeyleri söyleyince, aynı anda başları ağrıyınca hatta aynı anda çişleri gelince- aileleri onları ayırmaya karar verir. İkizlerinden tek farkları Zeey’in uykusunda konuşması, Tagan’ın uykusunda yürümesidir. Zeey de Tagan’da ailesine aynı türde bir oyun oynamışlardır. Uykusu gelmediğinde uykuda konuşur gibi yapmıştır Zeey, Tagan da uykuda yürür gibi. Aileler şiir filozofu Moottah’ın yanına çırak olarak verirler ikiz çocuklarından birini. Ancak aileler ikizlerden yola çıkacak olanını seçerken yeni bir çift yaratmakta olduklarını fark edememişlerdir. Şiir filozofu Moottah yeni çırakları ile Cadebra’dan ayrılıp Odragend’deki On Üç Dolunaylı Yıl Şenlikleri için yolculuğa çıkacaklardır. Tıpkı İranlı şair Feridüddin-i Attar’ın Mantık-ut Tayr’ındaki gerçeğin peşine düşen otuz kuşun yolculuk hikâyeleri gibi kahramanlarımız da bu yolculukta nelerle karşılaşacaktır?
Yol uykusu’nda atalardan kalma yolculuk gelenekleri anlatılmış. Daha şehirden ayrılır ayrılmaz verilen molanın uğur getireceğine inanılır. Şehrin ahalisinin de yakınlarda onlara ilk uykularında eşlik etmeleri bir gelenektir. Zeey ve Tagan’ı sadece yola değil hayata da hazırlayan sözleriyle Moottah, bir Dede Korkut’a dönüşür.
Şiir ve çömlek alt bölümünde sanki Kaşgarlı Mahmut’u görüyoruz karşımızda. Tabii o, Kaşgarlı Mahmut değil, Dohanaralı Tarkusyu. Aynı Kaşgarlı Mahmut gibi diyar diyar dolaşıp sözlük oluşturmuş. Nasıl ki Kaşgarlı Mahmut memleketiyle anılıyorsa Dohanaralı Tarkusyu da memleketinin adıyla anılır: “Sürekli yurdundan uzakta dağ tepe demeden gezmesine karşın, adının memleketiyle birlikte anılmasında kaderin derin şakalarından birini bulurum ben.(72)” diyerek Moottah adeta Kaşgarlı Mahmut’a selamını gönder. Moottah’ın genç şairlere iyi şiir konusunda uyarı niteliğindeki şu sözleri teori kitabına girecek türdendir: Şairin ayakları doğduğu topraklara sağlam basarken, sözlerini bütün yerküreye söyleyebilmelidir. Bazı çiçeklerin varlıklarını yalnızca yetiştikleri iklime borçlu olmaları elbette onların güzelliğini azaltmaz ama başka iklimlerde yaşayamamaları varlıklarını eksiltir. Yalnızca kendi toprağında okunur, okunabilir olmak iyi şiire yetmez. İyi şiir doğduğu toprağın iklimini başka iklimlere dönüştürebilme gücüne, yeteneğine sahip olmalıdır. Şiir doğduğu yerlerin sesi, kokusudur. Kendi güneşini, kendi rüzgârını, kendi yağmurunu her yere taşır. Hem de gittiği yerin güneşi, rüzgârı, yağmuru olur. İyi şiir tıpkı bir çömlek gibi, vücut bulduğu toprağını başka diyarlara taşıyabilmeli, oralarda da kullanılabilmelidir. (S.71-72)
Sözlükçü bölümünde Dohanaralı Tarkusyu’nun sözlük işine başlama nedenini öğreniriz. Çektiği acı karşısında şiir de yazamayınca kelimelerle oyalanmanın başka yolu olan sözlük hazırlama işine yönelir Tarkusyu. Bunun için köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir bütün Anakara’yı gezer. Sözlük hazırlama konusunda ilgisizliği nedeniyle oğluna kırgın olan Tarkusyu’ya Moottah’ın eğitsel önerileri günümüz eğitim sisteminde kabul görecek cinstendir.
Şairin Kuyusu bölümünde Moottah, Zeey ve Tagan’ı Şairin Kuyusu’na götürmeye karar verir. Türk şiirinde sıkla kullanılan kuyu metaforu- aklıma ilk Hilmi Yavuz’un Sümbül ile Kuyu şiiri geldi- burada da kendini göstermekte. Kuyuya söylenenler ve kuyunun sana söyledikleri… Şair ve kuyu arasındaki ilişkiyi gösteren şu söylence Doğu masallarına özgü: Her genç şair, kendine, şiirine inandığı gün geldiğinde bu kuyunun başına varıp şiirini okuyormuş kuyuya, kendi sesini bırakıyormuş. Şiirinde kendi sesini bulmuşsa eğer, kuyu şiiri kendi sesiyle geri yankılanıyor, böylelikle onun şairliğini tanımış oluyormuş; yok şairin şiirinde, hâlâ başka şairlerin sesi duyuluyorsa eğer, bu kez de onların sesiyle yankılayarak, şairin kendi sesini henüz bulamamış olduğunu söylemiş oluyormuş.(s.87) Bu bölümde yeni bir isim karşımıza çıkıyor: Serhenas. Moottah’ın Serhenas’a olan bağlılığı Mevlana’nın Şems’e olan bağlılığını anımsatır türden. Yıllar boyunca kendini evini kapatmasının nedeninin de Serhenas’ın hayattan erken ayrılması mı acaba? Cevabını sonraki bölümlerde bulabilecek miyiz?
Kar Moottah’ı çocukluğuna götürür. Aylar boyunca kalkmayan karı iliklerimize kadar hissederiz. Çalıkuşu’nun Feride’si misali uzak bir köyde öğretmenlik yapan genç kadın, öğrencilerine kar ile ilgili onların geleceklerini sınayan bir ödev verir yapacakları kardan adamlar onların geleceğini ele verecektir. Şiirin aynı zamanda bir matematik olduğunu söyler öğrencilerine öğretmen. Şiir üzerine Moottah’ın öğretmen ile diyalogları bölümün dikkat çekici detaylarından.
Mavi kamass çiçeği başlıklı bölümde yine Moottah’ın çocukluğuna, babasıyla anılarına gidiyoruz. Mis gibi kamass çiçeği kokularını duyuyoruz. “Doğa şiirini böyle yazar. Doğanın şiirini yazmaya çalışan şair bunu sözcüklere ve kendi diline çevirir. Şiirin kendisi bir çeviridir. (s. 98)” cümleleri bölüme damgasını vuran cümlelerden.
Yol bilgisi bölümünde Moottah, yola devam ederken bir şifacıya, bir şamana dönüşüyor Zeey ve Tagan’a yaşamanın ve bitkilerin sırlarını veriyor; bir Hz Süleyman’a dönüşüyor adeta hayvanlarla konuşuyor gizli bir dil ile.
Kalbe yakışan bölümünde geçen “kalp” sözcüğü, Kemik Nehri, Tereddüt Köprüsü gibi ifadeler, Şeyh Galip’in Hüsn ü Aşk’ını çağrıştırıyor. Yaşanan dönemde posta arabalarının olması dikkat çekici. On Yetenek Yedi Sanat okulları günümüzün kolej zinciri gibi. Gölge kuşları anka kuşunu hatırlatıyor. Kuşun gölgesine basmak için dönerken çıldıranlar, sır toplayıcı cücelerin Tereddüt Köprüsü’nden geçtiklerinde diyar diyar gezerek deftere kaydettikleri sırların yok oluşu mesnevinin büyülü atmosferini andırıyor. Terzi Liuv’un evine gelenlerin, şairlik ve şiir üzerine Moottah’a sordukarı sorulara onun verdiği cevapların her biri kulağa küpe niteliğinde, özellikle şiir ile uğraşanlar için. Şu cümleler ise özellikle iyi şiir yazıp da yeterli okur bulamayan şaire teselli niteliğinde: Ne kadar iyi şair olursanız olun, şiirinizin herkesin ruhuna, aklına, kalbine dokunmayabileceğini baştan kabul etmelisiniz. Hem bu her zaman şiirinizin suçu olmayabilir. Kendilerine ait olmayanlar sizinkileri de göremeyebilirler. Her şeyi kendinizden bilmeyin. (s.117)
Şairin toprağı ana bölümünün son alt başlığı Naburri’nin çay evleri. Dokuz bölümdür bahsedilmeyen Bendag bu bölümde yeniden karşımıza çıkıyor. “Kendi seçimlerimizin sonucunda olup bitenler rasgele başımıza gelenlerden daha çok sızlatır içimizi. (s.119)” gibi insanı düşünmeye sevk eden çokça cümle var bölümde. Bir şehre girildiğinde parola niteliğinde yolcuya sorulan bilmeceler, kutlu sözler, giz saklı şiirler; günümüzde hangi meslek olursa olsun tebessümle işini yapan az olduğu için açık hava kahvelerinin yüzünden gülücük eksik olmayan çalışanları, tasavvuftaki alçakgönüllülüğü, boyun eğmeyi simgeleyen kapının çay evlerinde alçak yapılması bilgisi yüzümüzde bir tebessüm oluşturuyor. Epey bir bölümdür merak unsurunun geri plana atıldığı düşünülürse ilk ana bölümde tanıdığımız şair Dehamar’ın gizemli şekilde ortaya çıkışı, korkuları, Bendag’la tekrar yollarının kesişeceğinin bildirilmesi okuru heyecanlandırıyor. Çocukluk ve şiir ilişkisi bizdeki saf şiir şairlerini hatırlatıyor. Nitekim onlar da çok kullanılır çocukluğa kaçışı. Bendag’ın Dehamar için söylediği “dilinin ışığı var” ifadesi de “yetenekli, gelecek vaad ediyor” yerine kullanılabilecek şık bir söyleyiş olmuş.
Bundan sonraki Şairin Levhaları başlıklı bölümde okur bakalım nelerle karşılaşacak? Okur da bu ütopik şiir evrenin sırlarına ne zaman vakıf olacak? Ütopya devam edecek mi? Okuyalım, görelim.
[2] Gülsün Nakıboğlu, “Türk Roman Kurgusunda İkili Kahramanlar Üzerine Genel Bir Değerlendirme”, FSM İlmî Araştırmalar İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi, Sayı: 4, Yıl: 2014, Güz, s. 72-75.
[sharethis-inline-buttons]

YORUM