Yusuf A. Özdemir, yazar ve eleştirmen Memet Fuat'ın doğumunun yüzüncü yılında, onu "Yüzüncü Yılında Memet Fuat: Kitabı Vicdanla Basma, Edebiyatı Sorumlulukla Okumak" başlıklı yazısıyla anıyor.
Yüzüncü Yılında Memet Fuat: Kitabı Vicdanla Basma, Edebiyatı Sorumlulukla Okumak
Yusuf A. Özdemir
16 Şubat 1926’da Erenköy’de, Mehmet Ali Paşa köşkünde başlayan bir hayatın yüzüncü yılına bakarken, Memet Fuat’ı sıradan bir “eleştirmen” anmak haksızlık olur. Memet Fuat’ın metinle okur arasına girerek ortalığı bulandırmaması yanında metni okura yaklaştırmayı, okuru metne hazırlamayı, yazarı da kendi imkânlarıyla yüzleştirmeyi şiar edinmesi onu bir üst mertebeye taşır.
Hayatının ilerleyen yıllarında “yayıncılığa özen getirdim” derken, basımın dizgiyle, düzeltmeyle, mizanpajla, kâğıtla, kapakla kurulan bir ahlâk işi olduğuna inandı o. Kitabın maddesiyle ruhu arasındaki bağı, piyasanın aceleciliğine bırakmadı, bu yüzden De Yayınevi’nin ve onun etrafında biriken emeğin, yalnızca bir yayınevi serüveni değil, bir “terbiye” hamlesi olduğunu kabul etmek gerekir.

De Yayınları’nda, yayımladığı seçkin kitaplar ve basımın her aşamasındaki titizliğiyle herkesçe bilinen bir gerçektir. De’de de, Yeni Dergi’de de yabancı dil bilmeyen ve imkân bulamayan okura dünyadaki sanat-edebiyat gelişmelerini taşıma arzusu ile gizleri ortadan kaldırma çabası asla unutulmadı. Haddizatında Yeni Dergi, bir dergi programı olmanın ötesinde, bir zihniyet teklifidir de diyebiliriz. Ekim 1964’ten Mayıs 1975’e uzanan 128 sayılık “Yeni Dergi” sürekliliği, zaten tek başına bir inat, sabır ve bir editör aklı değil de nedir ki?

Memet Fuat, edebiyatı sadece “büyük isimlerin vitrini” saymadı; gençleri okudu, önlerini açtı, sonra da bir tür öğretmen sezgisiyle geri çekilmeyi bildi. Bu öğretmenlik hâli, dergi sayfalarında da, yayınevi çizgisinde de görülür. “Künyede artık yayında emeği geçen herkesin adına yer veriliyor” u ilke kabul ettirirken, kitabın arkasındaki görünmeyen emeği görünür kılma ısrarı da meşhurdur; o ısrar, bugün çok doğal sandığımız bir standardın, bir zamanlar doğal olmadığını bize hatırlatmaktadır.
Eleştirmeni “yüksekten konuşan bir yargıç” değil, dünya görüşü olan, yanılma payını bilen, “yaşayan insan” olarak tarif etmesi; tartışmayı “alt etmek” için değil “birlikte gerçekleri bulmak” için istemesi, edebiyat ortamının zehirli alışkanlıklarına karşı bilinçli bir savunmayı bugünlere taşıyanlardan bir de Memet Fuat Bengü’dür.

Yüzüncü yılda Memet Fuat’ı anmanın en sahici yolu, onu bir efsaneye çevirmek değil; işini nasıl ciddiye aldığını, kelimeyle ilişkisini “sorumluluk” olarak görmesini hatırla/t/maktır.
Gençliğinde sporla iç içe yaşaması, disiplin duygusunu beden üzerinden kurması, sonra bu disiplini yazıya ve yayına taşıması da anlamlıdır; çünkü Memet Fuat’ta “ciddiyet” somut bir alışkanlıktır.
Bir yandan dergiler, yıllıklar, seçkiler; bir yandan yayınevi emeği; bir yandan da denemeci gözüyle edebiyatı “yaşayan bir mesele” gibi ele alma isteği… Düşünceye Saygı’nın isim ve “tavır” olarak onunla bu kadar özdeşleşmesi boşuna değildir. “Düşünceye Saygı” isimli unutulmaz kitabıyla Türk Dil Kurumu Deneme-Eleştiri Ödülü’ne ulaşması, Ataç Eleştiri Armağanı’nı alması ve başka pek çok ödül, bizatihi kronoloji detayı değil, bir yönelişin mühürleridir.

Bir de şu var, mühim, altı çizilesi: Memet Fuat’ı, Nâzım Hikmet’le kurduğu aile bağı yüzünden “mecburen” anıyor değiliz; Nâzım’ı ve Nâzım’ın çevresinde kalan metinleri “edebiyatın hakkı” diye görüp yayına hazırlayan, derleyen, basan, titiz ve hassas bir emek çizgisini de anmak icap eder. De’nin Nâzım Hikmet’ten yaptığı kimi basımların dünyada ilk basımlar anılması, onun yayıncılığı “politik jest” seviyesinde bırakmadığını, metni metin gibi, kitap gibi ele aldığını göstermektedir.
Memet Fuat’ın hep gündemde olması da tesadüf değildir. Bu kutlu yolda son yürüyenler Kitap-lık ve Sözcükler dergileri oldu. Ocak–Mart 2026 tarihli Kitap-lık dergisinin 241. sayısının “Memet Fuat 100 yaşında” vurgusuyla çıkması, arkasında kalan dokümanın, arşivin, Pirâye Koleksiyonu’nun ve “Yeni Dergi” web sayfası çalışmalarının da konuşuluyor olması, Memet Fuat’ı “geçmişin numunesi” olmaktan çıkarıp “bugünün çalışma alanı”na geri çağırmaktadır. Bu çağrı, hepimize şunu hatırlatmalıdır: Edebiyatta kalıcılık, başlı başına iyi yazıyla elde edilemez, iyi okuma, iyi yayına hazırlama, iyi arşivleme ve iyi tartışma ahlâkıyla da mümkün olur. Memet Fuat’ın “yayıncılık dediğin neydi ki, sanat eserini kitap haline getirmek” diye özetlenen tavrı, işte bu ahlâkın can damarıdır.
Vefa, kusursuzluk icat etmek olmadığına göre Memet Fuat’ın, onu gerçekten “insan” yapan hâllerine de bakmak gerekir; yani tepki çektiği, tartıştığı, eleştirildiği durumlara…

Birinci büyük tartışma alanı, eleştiri yöntemidir. Memet Fuat, öznel eleştiriyi savunurken “bilimsel eleştirinin” şiir ve sanat alanında son sözü söyleyemeyeceğini, bilimin yanılmaları azaltacağını, nihai hükmün yine öznel alanda kurulacağını vurgular. Bu tavır, bir yandan eleştiriyi donuk bir teknik gösteriye indirgememe cihetiyle kıymetlidir; öte yandan, özellikle Türkiye’de bilimsel eleştiri damarının zaten zayıf olduğu düşünüldüğünde, “şeklî bilimsellik” eleştirisini fazla genelleştirdiği, hatta kimi eleştirmenlere haksızlık ettiği de iddia edilmiştir. Sözgelimi Cöntürk gibi ustaların şiir incelemelerinde teknik açılımlar getirdiği, Memet Fuat’ınsa yer yer bu katkıyı yeterince teslim etmediği yönünde itirazlar söz konusudur.
İkinci tartışma alanı, ideolojiyle estetik arasındaki gerilimdir. Memet Fuat’ın toplumsalcı çizgisinden ödün vermediği, buna karşın edebiyata “militan bir havayla” yaklaşmanın hem Yeni Dergi’nin anlayışını hem de De Yayınevi’nin konumunu zorladığı, dönemin siyasi iklimi içinde açıkça konuşula gelmiştir.
Bu gerilim, bazı tercihlerinin “tutarsızlık” diye okunmasına yol açmıştır. Misal, Ezra Pound meselesi… Pound’un faşizmle ilişkisi hasebiyle, Memet Fuat’ın Pound yayımlaması ve dergisinde Pound çevirilerine yer vermesi, özellikle Asım Bezirci ve şürekasından sert eleştiriler almış; Memet Fuat’ın “biçimci” olmakla, hatta neredeyse “faşizme göz kırpmakla” suçlandığı bir iklim doğmuştur. Tartışmanın edebiyat içi gerekçelerle mi, ideolojik saflaşma refleksiyle mi büyüdüğü hâlâ konuşulmaktadır. Ama şu kesin: Memet Fuat’ın “metni metin olarak” ele alma iddiası, Türkiye’de çoğu zaman siyasetin kaba terazisine çarpmış; o da bu çarpışmanın merkezinde kalmıştır.
Üçüncü alan, sertlik ve mesafe meselesidir. Memet Fuat’ın arkadaş topluluklarına uzak durması, “kavga eleştirisi” yapmaması, dostluk-düşmanlık ekseninde yazmaktan kaçınması, ona bağımsızlık kazandırdığı kadar şüphesiz ki, yalnızlık da getirmiştir. Bazı okurlar ve yazarlar, onun ölçüsünü “soğukluk” diye okumuş; kimi zaman da aldığı tepkilere dayanamayarak küstüğü, geri çekildiği iddia edilmiştir.
Dördüncü alan ise, bizatihî dil ve ton meselesidir: “Türkiye hatasız kitap yayımlamayı benimle öğrendi” gibi cümleleri, bir özgüven göstergesi olduğu kadar, bazı çevrelerde “kibir” olarak algılanmıştır.
Son olarak, şiir ve akımlar üzerindeki hükümlerinde de tartışmalı çıkışları vardır; Garip’e yönelik “yasaklarla şiirin gidişini çelmeledi” yargısı gibi keskin cümleler, onun eleştirisinin zaman zaman “hüküm kuran” sert bir tarafa kayabildiğini göstermektedir.
Mehmet Kaplan ile polemiklerine girmeyeceğim, bu misallerle iktifa edeyim.
Tüm bu hususiyetleri bir araya getirince, Memet Fuat’ın yüzüncü doğum yıldönümü için yazılacak vefa yazısının özü şu olmalı belki de: O, edebiyatı bir “şöhret pazarı” olmaktan kurtarmaya çalıştı, metni ciddiye aldı, okuru hafife almadı; kitabın maddesine vicdan yerleştirdi, eleştiriyi gösteri değil, sorumluluk saydı. Bu sayede sevildi, bu yüzden de itiraz/lar gördü.
Kim bilir en doğru vefa, onu kusursuz bir heykel gibi parlatmak değil, açtığı imkânların bugünkü karşılığını çoğaltmak, kör noktalarını dürüstçe konuşmaktır belki de. Zira Memet Fuat’ın asıl mirası, bize “okuma ve yayınlama ahlâkı” bırakmış olmasıdır, bu ahlâk da ancak soru sorarak, tartışarak ve çalışarak yaşar.



YORUM