ANA SAYFAKitaplık

Nesrin Çoruh | Arada Kalmış Tebessüm’ün Abukist Ressamı Feda Alaca Üzerine

Nesrin Çoruh "Arada Kalmış Tebessüm'ün Abukist Ressamı Feda Alaca Üzerine" adlı yazısıyla Edebiyat Daima'da.

Reşit Güngör Kalkan | Köpekleşen Düşünceler Karşısında “Köpekçe Düşünceler”
Muhammet Erdevir | “Bayan Mira’yla Ufak Bir Gezinti”de Kendi Çıkmazını Yaratan Dil
Uğur Karabürk | Yaratıcısının Bile Sevmediği Varlık: Frankenstein ya da Modern Prometheus

Nesrin Çoruh | Arada Kalmış Tebessüm’ün Abukist Ressamı Feda Alaca Üzerine

[sharethis-inline-buttons]

Sevinç Çokum’un ilk basımı 2010’da yapılan Arada Kalmış Tebessüm romanının başkarakteridir Feda Alaca.  Romanın adı gibi gerek aile içinde kabulü, sosyal statüsü konusunda gerekse sanat anlayışı konusunda arada bırakılmış bir genç. Bu arada kalmışlığı roman boyunca çok başarılı bir biçimde işlemiş Sevinç Çokum.  Roman, Feda merkezinde Profesör Duran Usveren ailesini ve yakın çevresini,  Feda’nın ilk gençlik yıllarından itibaren kendisinin de içinde yer aldığı Gülheves, Güney ve Ilgın’dan oluşan Yaylı Sazlar Dörtlüsü’nü Ankara, İstanbul, Yalova üçgeninde anlatıyor bizlere. Bütün bunları anlatırken de gerek ana odaklanarak gerek geriye dönüşlerle dönemin sosyal, siyasal ve kültürel ortamı hakkında detaylı bilgiler veriyor.   Feda’nın gözleriyle onun yaşadığı dünyaya bakıyoruz roman boyunca. Peki, kimdir başkarakterimiz Feda Alaca? Neler yaşamıştır?

Feda, Özer Alaca ve Didem (Usveren)Alaca çiftinin tek oğullarıdır. Ünlü sosyolog Profesör Duran Usveren’in yeğeni, abukist bir ressamdır aynı zamanda. Didem Hanım, ailenin onayı olmadan sosyal statü olarak denk görülmeyen tespihçi bir ailenin oğlu Özer Bey ile evlendiği için ailesi tarafından reddedilmiştir. Her ne kadar Feda, annesinin ailesi ile görüşse de hep o horlanmayı hisseder. Feda’nın zihninden geçenler romanda ayraç içinde sunulur okura. Onun Usveren ailesinin büyüklerince dışlanmışlığını ortaya koyması bakımından dayısının sempozyum konuşması esnasında zihninden geçenler oldukça önemlidir: 

Siz ailelerden söz ediyorsunuz; ya bizim ailemiz kaça bölündü? Kimler el üstü tutuldu, kimler insandan sayılmadı? Dandanalı… tantana mıydı yoksa, sofraları unutabilir miyiz? Kızınız Günce’yle yan yana oturur, birbirimizi masa altından tekmelerdik hani. Kızarmış patatesler bana daha az konurdu. Ona ise çok. Porselen gürültüsü, porselen denizi… Ne çok tabak, ne çok çatal, kaşık, bıçak. Ne olacaksın bakıyım çocuğum, ressamcı… Aaa ressamcı denir mi ayol, ressam diyeceksin çocuğum! (s.26-27)  

Bu dışlanmışlık sadece aile içi ile sınırlı da değildir. Sosyal statü nedeniyle yazlık aşkı Yaylı Sazlar Dörtlüsü’nün güzel üyesi Gülheves’in annesi de onaylamaz bu aşkı. Kızının zengin bir işadamı ile evlenmesinin yolunu açacaktır.

Sürekli bu dışlanmışlık duygusu içinde Feda romanda adını da sorgular:

Neden adım Feda? Adımın bile benimle uyuşan bir yanı var. Feda edilmiş veya edilecek biriyim demek ki…(s.181)

Onun, sıradan olmayan bir kişi olduğunu daha ilk sayfalardan itibaren algılar okur. Tepkilerini her ne kadar “Londra’da hiç bulunmadım.” anlamına gelen  “I have never been to London” ifadesiyle verse de Feda’nın lügatında bu ifade “Vay canına, çattık be!” gibi anlamlar taşır ve bir leitmotif olarak romanda defalarca tekrarlanacaktır.  

Feda, ayrıca bugün özgül öğrenme güçlüğü olarak bilinen disleksi özellikleri gösterir. Onun bu durumu romanda defalarca hissettirilir okura. İlk olarak romanın 45. sayfasında dikkat çekilmiştir bu duruma:

Sonra ben b ile d’yi birbirine karıştırıyordum; b yazayım derken d yazıyordum. Babam diyeceğime, dadam diyordum. Deve diyeceğime beve diyordum. Dudak diyeceğime bubak; b d’ye uymuyor, d b’ye… Ne zaman hangisinin onun rolüne gireceğini bilmiyordum. Usveren Dayım, “Bir beyin tomografisi çekilsin…” diyordu o zamanlar, MR var mıydı yok muydu?

Çoğu noktada romanın adında olduğu gibi arada kalmış Feda, sanatında da kendinden önceki ressamlardan ayrılır. O, Sabri Berkel’in “Her sanat eseri eşinin bulunmasına imkân olmayan bir hadise olmalıdır… (s.104) görüşünü benimser. Bu doğrultuda yeni bir akım ortaya koyar: Abukizm. Romanda sıkça bahsedilen kurmaca ressam Ramadan Radoviç’e abukist ressam olarak tanıtıldığında şunları söyler Radoviç Feda ile ilgili olarak:

“Vallaha Abukizm deyince ben de abuk sabuk birini bekliyordum. Hani saç baş darma duman Salvador Dali gibi bıyıklar. Yırtık pabuç vesaire…  (s.115)

Dayısı Duran Usveren yine Feda ile ilgili olumlu bir yorum yapmayacaktır: “Neden böyle Abukizm gibi bir saçmalığa ram oldu bu çocuk bilemiyorum. Tuhaf yabanıl, toplum dışı bir durum. Resimlerinden de pek bir şey anladığımı söyleyemem. (s. 116)

Feda’nın bağlı olduğu abukizm akımı nedir? Bunun üzerinde metinde çok defa durulmuş. Genel kurallarını bir grup gence şu şekilde özetler ressam arkadaşı Şebnem:

  Olmazların oluru, çelişkiler yumağı, oynadığımız rollerin hangilerinin doğru ve doğal olduğunu arayan ve soran, bize kendimiz olmaya fırsat ve imkân vermeyen her türlü ideolojinin ve yaşama tarzının, öldürerek, aldatarak adaletsizce sahip olunan bir dünyanın reddi. (s.142)

Ressam Ferhunde Hanım Fada’nın da resimlerinin yer aldığı sergide abukizmi sorduğunda Feda’nın aşağıya sadece sanatla ilgili kısmına yer verdiğim cevabı şöyle olacaktır:

Abuk sanatçılar, kendinden öncekileri reddetmezler; çünkü sanatın birbirine zincirlenerek sürdüğünü düşünürler. Fakat onları taklitten kaçınırlar. Bu akımın önemli bir özelliği kimseye benzememektir. Abukizm çıplak gözle algılanan evrene karşı çıkar. Çıplak göz, kişiden kişiye değiştiği gibi hiçbir gerçeği tam olarak algılayamaz. Çünkü insan gözü içersinde binlerce göz vardır; ne ki bunlar atıl durumdadırlar. Ancak görmesini bilenler, bunlardan birkaçını açıp kullanabilirler. Onun için Abuk ressamların resimleri bir üçüncü gözden bakılarak yapılmış gibi dururlar. Bu gökyüzüne derin bir çukurdan bakmak, bir sokağı kedigözüyle görmek anlamına gelir. Kedigözü resimler günışığında yapılmışsa çizgiler halinde, akşama doğru yapılmışsa geniş ve yayvan şekillendirmelerdir. Bu akıma bağlı ressamlar her zaman çizimledikleri şeylerin içersinde bir nesneyi abartır ve ona önem verirler. Çünkü insan gözü daima en leziz olanın en renklinin, en üstünün, en aranılanın üzerinde yoğunlaşır.  (s. 194-195)

Feda, bir gece yarısı tüm roman boyunca gardenya kokusu ile andığı, ayaklarını da pembe ağızlı güvercin yavrusuna benzettiği,  Greta Garbo’ yı andırdığını düşündüğü kuzeni Günce’yi onun için satın aldığı turuncu çekyatta uyurken çıplak seyrettiğinde “Çocuk- Kadın” adını vereceği bir tablo yapar. Abukizm akımı doğrultusunda Günce’nin resmidir bu. El Greco, Matisse gibi birçok ressamın esintileri vardır detaylıca anlatılan bu tabloda.

Bir taraftan evliliği mutsuz giden Gülheves’le mektuplaşan bir yandan Gülce ile anlık bir ilişki yaşayan hep aradalıkların kahramanı Feda’nın 1999 depremiyle Yalova’da gelen ve roman boyunca da tahmin edemeyeceği aşk acısını öğrenir okur.

Roman boyunca dayım/bayım söyleyiş şekli Feda’nın samimiyet ve resmiyetini arasında kalmışlığını hissettirir. Kendisini çapkınlığı ile de tanıdığımız sosyolog Duran Usveren’in kızı Gülce ile ilgili uyarısı da sert olacak. Kendince durum tespiti yapacaktır Usveren:

Benden her zaman nefret ettin Feda. Buraya geldin, soframa oturdun; fakat yüreğinde getirdiğin başka bir şey vardı. Ezilmişliğin.(…) Belki bu itilme olmasa sen sanatında bocalayacak, kaybolup gidecektin. Hor görülmüş bir zencinin Harvard Üniversitesi diplomasına sahip olma tutkusu… (s.252)

İz bırakmış sanatçıların hayatları incelendiğinde büyük çoğunluğunun yaşadıkları travmaların onların sanatına olumlu yansıdığı görülür. Bu durum düşünüldüğünde Duran Usveren’in tespiti pek de yanlış sayılmaz.

Erkek bir yazarın kadın, kadın bir yazarın da erkek bir karakterin ruhunda gezinebildiği, karşı cinsi anlayarak o karaktere büründüğü eserler yazar ve eseri benim gözümde daha da değerli kılar.  Sevinç Çokum bir kadın yazar olarak Feda ve ötekileştirmenin sembolü Duran Usveren karakterlerini oldukça başarılı çizmiş. Onun zihninden geçenleri yer yer bilinç akışına varan iç monolog ağırlıklı bir teknikle okura çok iyi sunmuş. Feda ve ailesi dışında yazlık arkadaşlarının aileleri, dönemin sosyal ve siyasi atmosferi içinde çok başarılı anlatılmış. Ben de iz bırakan karakterlerden bir diğeri de Birol Morca oldu. 1 Mayıs 1977’de yaşadığı gösteri travması onun büyük bir eseri Kabak Kemane Konçertosunu yazmasına neden olacaktır. Gülheves’in mektuplarında, Feda’nın Gülce’yi seyrederkenki hislerinde ve romanın genel anlatımında Proust izleri bence romanın büyük başarısı. Ayrıca on bölümün birçoğunun başlarında Sevinç Çokum’un başka bir eserinde yer alan karakter Sokak Çocuğu Sonsuz’un ağzından “Savaş yılgını kahramanın gözleriyle bakardın/ Hangi dünya sonlarına takılıydı gözlerin / Ondan mıydı yüzündeki sonbahar/ Tebessümlerin günbatımı? / Ondan mıydı bu kayboluşlar?” örneği gibi sunulan epigraflar esere zenginlik katmış. 

Yazar Sevinç Çokum, son dönem romanlarında farklı bir çizgi ile dikkat çekiyor. Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken öykü kitabının son cümlesinde olduğu gibi “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”  diye sesleniyor adeta okuruna.

[sharethis-inline-buttons]

YORUM

WORDPRESS: 0