Mahmut Aksoy, Sezai Karakoç'un vefatına dair yazdığı "Sezai Karakoç’u Ben Öldürmedim" adlı yazısıyla Edebiyat Daima'da.
Öleceğimiz yerde yaşamak, yaşayabildiğimizi hissedebileceğimiz yerde ölmekten daha kötüdür, her zaman.
Soluğu sonsuzlukla kırpan ölüm üzerine çalışınca nereye varamayız ki… İki gün önce yağmurdan haşlanmışa benzer bir şekilde gördüğüm ölü kuşa, az önce ölüm haberini okuduğum Sezai Karakoç’a, gagası kırılan papağana reçineden takma gagan yapan adama*, iki gün sonra terhis olacağıma, askerlik görevim boyunca mırıldandığım “Namludan namluya değişir, benimkisi gül atıyor” cümlesine… Yanılıyorum. Ölüm üzerine denklem serilmez, varılacak sonuç, virgülü temsil eden sınırı aşmanın kıyısından bile geçemez.
Şairin ölümünde sağların solların kolları cüce kalır. Sezai Karakoç’u Ben Öldürmedim’e varmam ne kadar uçuk bir imaja sahipse, ideoloji akrabalarının ya da ideoloji karşıtlarının taraf haklılığından yola çıkarak şairin ölümünden kendilerine site kurmaları da o kadar uçuk.
Karakoç’un kurmak istediği İslam Sitesi’ni hatırlatmakta yarar var. Diriliş adlı kitabında kendi kurbağasının bacaklarını nasıl kısaltıyor bakılsın. Kötülüğün herkesleştiği din divanına asasız oturanlar vardır, buna da bakılsın. Karakoç berrak bir site hayalini mi kuruyordu? Bakılsın.
Ama tüm bakmaların yanında şu fikrine önemle bakılsın:
İnsanları da şöyle bölümlüyorum: hakikate uyanlar, sağcılar; karşı çıkanlar, solcular; hakikat yolunu sürdürenler, gerekirse bu uğurda bütün çıkarlarını hatta canlarını feda edenler, hakikat yarışçıları, öncüler.
İşte bu anlamda sağcıyım. Batılı anlamda sağcılık, solculuktur benim gözümde. Ya da solculuktan farksızdır. Kapitalizm, benim gözümde solun bir yüzü, komünizm öbür yüzüdür. İnsan olan derim tükürsün ikisinin suratına.
Solcular, gerek başkalarını sömürmeleriyle, gerek insanların muhtaç oldukları gerçek barışı doğrudan doğruya veya dolaylı olarak yıkmakla toplumların çürümesine, insanların red ve isyanın pençesine düşmelerine sebep olurlar. Kin ve öç tohumunu ekerler. Silâhları propagandadır. Ne kadınlara ne yaşlılara, ne yoksullara, ne öksüzlere acırlar. Gözlerine kan bürümüştür.
Gerçek sağ, Kur’an’da tanımlanmıştır. Kur’an’da sağcılar, Allah topluluğu solcular da şeytan topluluğu olarak…**
Ben Kur’an’ın hiçbir bölümünde insanların sağcılar ve solcular diye bölündüğüne rastlamadım. Kur’an’ın bütünü “Biz” ile temas halindedir. Ayetlerin çoğu “Biz ki”, “Biz size” ile başlar ya da son bulur. Yani bütünlük esası içindedir.
Sosyal ağ taziye eviydi bugün. Her zaman olduğu gibi insanların taziyesini kabul eden sanal babaydı. Her ölümün ardından öyle olur ya zaten. Acı taze olunca sanal babaya sarılıyor insanlar, birbirlerine sarılacakları yerde. Herkes ölüyle kendi anısını, yakınlığını, uzaklığını, fikrini öleceği güne saklarcasınadır sanki…
Ben iki kelimeyi yan yana getiremiyorum tazeliğini koruyan ölünün ardından çok kelime, çok harf, çok çok demem lazım gelir diye. Bundandır ki susuyorum, ne desem de eksik kalacağından belki de. Şimdi, ilk defa, Karakoç’la bu fazla yazmak gerekliliğine nail oldum. Sanırım bu ilkin bir nedeni de ölüm üzerine çalışarak bende dinmeyen ölüm korkusunun üstesinden gelmeye sevk olabilmek içindir. Ölümden ölümü çıkararak korku matematiğinden korkmamaya başvurmaksa bu benimkisi, lanet olsun ölüm korkusunun insana yaptıklarına. Birkaç ay önce cenaze aracı önümden geçerken, “Lanet olsun ölümü bağışlayan yaşama” diye düşünmemiş miydim?
Hayır, ben yaşayan olarak, sanal babaya sarılmayacağım.
Ölmek, nefesin kırpılması; seste biriken hayatın kısılması gövdeden, dilin dilini unutması.
Allah Cellü Celâli olsun Karakoç’un.
Onu ne sağdan ne soldan biri olarak, Kur’an’ın “Biz” dediği yerlerinden hatırlayacağım.
Şimdi onu benim öldürmediğime geliyorum: Sezai Karakoç’u ben öldürmedim, çünkü soyut bir ortancasıyım yaşamanın, çünkü bir yere çakılıp kalmanın insanı değilim, çünkü lirik yalanın kravatını yırtmaya meyilliyim, çünkü ütopyaların gerçek yaşamdaki yerine daima şüpheliyim, çünkü kapıyı üstüme kapatıp gerçekleri rüzgârla oraya buraya savrulmasına izin vermiyorum.
*Bir haber
**Sezai Karakoç, Diriliş Neslinin Amentüsü, sayfa 13, Diriliş Yayınları, 2015



YORUM