ANA SAYFAÖykü

Gül Özen | Yüz Yıllık Yabancı

Gül Özen "Yüz Yıllık Yabancı" adlı öyküsüyle Edebiyat Daima'da

ÖĞRENCİ ÖYKÜLERİ: Melike Tuğba Türkmen | İnsanlık Her Yerde Olsun
Öğrenci Öyküleri: Elif Sarı | Yalnız Bırakıldık
ÖĞRENCİ ÖYKÜLERİ: HAYALLERİ ETKİLEYEN SAVAŞ

Gül Özen | Yüz Yıllık Yabancı

[sharethis-inline-buttons]

Saatlerdir koltuğa çivilenmiş okuduğum kitabın nihayet son sayfası: “Ama yeter bu kadar; daha fazla ‘Yeraltından’ yazmak istemiyorum… Gene de bu çelişme düşkününün ‘notları’ burada bitmiyor. O kendini tutamadığı için yazmaya devam etti. Ama biz burada durabiliriz sanırım.”  İşte bu, beklenmedik, alışılagelmedik bir son. Ne var ki, kitaptan aklımda ne kaldı diye sorarsanız, ‘günlük rutinimde içimden geçirdiklerim’ derim. Bir buçuk asır evvel yaşamış bir ruhdaş, meslektaş. Demek ki, her çağ ve mekânda benzer hislerde dolanıyor insan. Tıpkı fahişelerin kadim tarihi gibi. Oysa kimi insan için hâkikaten saygın ve emekçi bir meslek fahişelik. Kimisi için de ne derlerse desinler, kurtulması gereken bir bataklık. Bedenin işçiliğinde çürüğe çıktınız mı aç kalırsınız çünkü. Çalışmadıkça ekmek gelmez. Yaşlandıkça çaptan düşersiniz çünkü. Yalnız, kitaptan birkaç kavram aklıma takıldı. Bunlar Hegel’in diyalektiğiyle yoğurulmuş zıtlıklardan oluşuyor. Birbirlerinin var olmak için tutturulduğu, birbirlerine karşı olma durumu. Akıl ve kalp. Musibet ve müspet. Istırap ve idrak. Yeraltı ve sulusepken

İlkinde: Akıl ve kalp arasındaki onulmaz rekabet ilişkisinden söz ediyor. Şöyle ki, “Bir gün akıl ve kalp el ele verirse, aklın dediği olur; yoksa başına bir felaket gelmesine razı olmaz akıl” diyor Yeraltı kahramanı.

İkincisinde: Esasen tarih boyunca tüm musibetler, müspet olmayan, akla – deneye dayanmayan, kötücül bağnazlıktan, köktenci tutuculuktan kaynaklanıyor. Müspet olmayan menfîleşiyor ve mutlaka bir musibetle, felaketle sonuçlanıyor.

Üçüncüde ise, romantiklerin fazlaca sevdiği ıstırap, keder, sefalet bizi gerçeğin başlangıç noktasına sürüklüyor ki, idrak edebiliyoruz. Acı çekmeden, tam olarak anlamaya erişebildiğimiz, bir mefhum bilmiyorum. Bu yüzdendir ki, insan sevdiği birini yahut bir şeyi kaybetmeden, onun acısını yaşamadan, yokluğunu hissetmeden onu ne kadar çok sevdiğini idrak edemez. Realistlerin tezat oluşturdukları romantikler de acıda benzer yoğun duygudaşlar.

Son olarak, yeraltından çıkan sürüngenler, yeryüzünde yağmurun veya güneşin altında eriyerek yeniden geldikleri yere toprağın nüvelerine gömülürler.

Yoğun sorgulayıcı düşüncelerden uyandığımda çoktan sabah olmuştu. Bu kez aynaya bakmadan, saçımı başımı düzeltmeden çantamı alıp çıktım evden. Arabama bindim, kontağı çalıştırdım, motor sesi yok. Akünün bitmesiyle günüm olağandışı başlamıştı. Aylığımı rakı-balık yerine yeni bir araba kredisi için biriktirmeliydim. İkisi arasında karar vermek oldukça yorucu. En iyisi otobüs duraklarının yerini öğrenmekti. Yokuşlu sokağın sonunda soldan devam ettim, daha önce ganyan bayiinin yanında bekleyen kalabalıklar görmüştüm. Lanet olası belediyenin beş metrelik kaldırımlarına tırmanırken, pantolonumun dikişlerinin attığını ince bir cart sesi duyduktan sonra anladım. Durak olduğunu sandığım üstü açık, tek bir direğin belirteç olduğu yerde neyi beklediğimi bilmeden, diğer 10- 15 kişi gibi bekleme pozisyonuna geçtim.

Sabah ürpertisinden ellerim istemsiz ceplerimde, kaşlarım çatık ve dişlerimin gıcırdaması da her geçen özel aracın ön koltuğundan bakış atan yancılar için. Öyle acınasılar ki, en ufacık bir tartışmada sinmekten, buharlaşmaktan başka seçenekleri yok. Şoförün buda prens ya da Tanrı – kral olduğu bir kast sistemi. Yancıların mecburî istikametleri, şoförün gönlünü hoş etmekle yükümlü oldukları yalaka, yılışık lakırdıları. Yeterince midem bulanınca, peynir – et şarküteri reyonundan hâllice otobüsün etkisiyle işyerine kadar bir güzel içim geçmiş.

Figen çiğ yumurta sarısı kafasına serpilmiş biçimsiz röflesiyle, bana doğru yaklaşıyor. Ne olur göz göze gelmesek, görünmez olsam, şimdi durduk yere aç karnına yalandan günaydın gülümsemesi yapmak bize ne kazandıracak? Ah affedersiniz, Mehmet emmimler duysa “Seni değişik imâl etmiş anan, selam vermek sünnet, almak farz, kahveye indin mi herkes birbirini tanır, selamsızın çeçeni seni…” diye kırk gün ardımdan söylenirdi. “Sana da günaydın Figen!” Sarsıcı bir dudak büzüşmesi geçirdim. Kahvaltıdan önce günaydın denmesi yasaklanmalı, ağız kokularının odada asit üretmesinden zehirleneceğiz. Nerede kaldı bu çaycı sülük, poğaçamı kuşburnu reçeline banıp bitirdiğimde çayın kokusu yeni sarmıştı daireyi. Kambur sırtım, eğri parmaklarım ve geceden beynimi kemiren bir Rus. Gün daha saçma olamazdı, belki bu kısa hikâye gibi.

* Dostoyevski – Yeraltından Notlar’dan esinlenilmiştir

[sharethis-inline-buttons]
Newer Post
Daha Eski Gönderiler

YORUM

WORDPRESS: 0