Yunus Çinçin "Yıldırım Sesli Manasçı: Cengiz Aytmatov" adlı yazısıyla Edebiyat Daima'da.
Yunus Çinçin | Yıldırım Sesli Manasçı: Cengiz Aytmatov
[sharethis-inline-buttons]“İlyada’dan sonra en büyük destan olan Manas Destanı ve diğer bütün Kırgız destanları beni çok etkiledi ve hala da etkiliyor. Her eserimde bu destanlara dayanıyorum. Bin yıl öncesinin halklar tarihi niteliğinde olan Manas Destanı bir milyon mısradan oluşur. Kırgız halklarının tüm yaşantısını tarihi ve Kara Kıtaylara karşı özgürlük çatışmasını anlatır, tüm insan duygularını dile getirir, karşılıklı aşktan insan doğa ilişkisinden söz eder. Dört ciltlik bu destan yirmi yılda bir araya toplanmıştır. Tümü Kırgızca’dır. Çeşitli bölümleri yabancı dillere çevrildi, bir kısmını da ben Rusça’ya çevirdim. Bu destanların özü insan duygularıdır. Tekrarlıyorum her eserim bu Kırgız destanlarına dayanır.”(Cengiz Aytmatov)(1)
Cengiz Aytmatov’un eserlerini okudukça, yazarın eserlerini şekillendirdiği dünyayı daha iyi tanıma fırsatına eriştim. Cengiz Aytmatov için, Kırgızların Yaşar Kemal’i demek yanlış olmaz. Cengiz Aytmatov da tıpkı Yaşar Kemal’in Çukurova’yı yerelden evrensele taşıdığı gibi Kırgız bozkırlarını yerelden evrensele taşıyarak, bizlere insan hikâyeleri anlatıyor. Aytmatov insan hikâyeleri anlattığı eserlerinde; Kırgız doğasını, tarihini, kültürünü, yaşantısını da yansıtmaktan geri durmuyor. Modernle gelenekseli, geçmişle bugünü bir potada eritiyor ve harika bir bileşime ulaşıyor.
Bu eserinde üç hikâyeye yer veriyor Cengiz Aytmatov. Her yazarın olduğu gibi Cengiz Aytmatov’un da eserlerinde kendi yaşamından yoğun izler bulabiliyoruz. Özellikle çocukluk yaşantılarının ve İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki yaşantılarının yazarın eserlerine oldukça yansıdığını gözlemliyoruz. Bu eserindeki üç hikâyede de yazarın çocukluk yıllarına ilişkin yaşantılarından izler bulmak mümkün.
“Yıldırım Sesli Manasçı” adlı hikâyede, Isık-Göl Kırgızları ile Oyrat -Cungurları arasında Talçuy vadisinde süren savaş sırasında, Küçük Bozoy aşiretinin gururu, ünlü yurt (çadır-ev ) ustası Senir Bay ile karısı Kertolgo Zayip’in oğlu, abisi Oyrat-Cungurları ile savaşan Eleman’ın, babası gibi yurt ustası olma ihtimali varken halkının yaşamını gelecek kuşaklara aktaran yıldırım sesli bir Manasçıya dönüşmesi, bir savaş atmosferinde anlatılıyor.
“Ey kadere hükmeden Kök Tengri! En küçük oğlum Eleman’ı getirdim, ondan başka çocuğum olmayacak artık. Çocuk doğurmayacağım. Mademki babasının mesleğiyle ilgileniyor, o sanatın yeteneğini, Senirbay’ın ustalığını ona da ver.
Eğer yurtçu olmazsa, ağabeyi Koyçuman gibi bir Manasçı, Manas ozanı olmak istiyor. Bari ondan bunu esirgeme. Ona, ataların güzel konuşma yeteneğini ver. Bu yetenek onda köklü bir ağaç gibi gelişsin ve sonra o, bu yeteneği, bu geleneği çocuklarına, torunlarına aktarsın. Bu yetenek kuşaktan kuşağa ulaşsın. Kırgızlar Kırgız olalı beri var olan Manas’ı iyi öğrenmesi, unutulmaması için ona güç ve cesaret ver!”(2)
“O anda, annesinin o gün yaptığı duayı ömrü boyunca unutamayacağını bilemezdi. Onu her zaman gözyaşı dökerek hatırlayacağını, kendisine manas anlatma yeteneği verdiği için Tengri’ye ve bunu Tengri’den istemiş olan annesine her zaman şükredeceğini de bilemezdi. Manas anlatma yeteneği gelişecek, gelişecek ve o, “Yıldırım Sesli Manasçı” olarak ün yapacaktı. Eleman’ın o gün bilemediği şeylerden biri de, gençlik yıllarının Oyrat terörü altında kahramanca bir mücadele ile geçeceği, Kırgızların ondan Manas’ı dinlemek için gizlice dağların uzak kuytularına, boğazlarına gitmek zorunda kalacaklarıydı. Manas’ı anlatmaya başladığı zaman, her defasında, Manasçı oğlunun saklandığı yeri söylemediği için işgalciler tarafından öldürülmüş olan annesini, gölbaşında dua ederken canlandıracaktı gözünde. Ve yine her defasında Manas’ı anlatmak onun için hem bir teselli olacak, hem de o, milletinin ölmezlik ruhunu simgeleyen, ululayan bu atalar mirası destanının görkemini, derinliğini, güzelliğini daha içten duyacak ve duyuracaktı. Kader ona, korkudan nefesi kesilenlere Manas’ı anlatmak, Manas’ı hatırlatmak görevi verecekti.”(3)
Savaşın yıkıcı etkisi altındaki Kırgızların, savaşta hayatlarını kaybederken bir yandan toplumun hafızası olan Manas Destanı ile bu destanı anlatan Manasçıları düşmanın öldürmesini engellemeye çalışarak kültürlerini sonraki kuşaklara aktarma mücadeleleri anlatılmış bu hikâyede. Hikâyede, Manas Destanı’ndan alıntılar sayesinde evrenin büyüklüğü ve sonsuzluğu, hayatın geçiciliği, doğanın gücü ve bu gücün yaşamı var edişi gibi şamanların, geçmişte yaşamış Kırgızların bilgeliğini yansıtan anlatılarına yer veriliyor; savaşın yıkıcı etkisi, doğaya ve insana verdiği zararlar dile getiriliyor.
“Çocuk, Tanrı’nın onu Çungar boyunduruğu altında geçen o korkunç mücadele yıllarında, umut veren, milli kültürü yaşatan bir muştucu olarak seçtiğini de bilmiyordu. Düşmanın onun başını getirene bir safkan atı ödül vereceğini, bir hain çıkıp da onu düşmana teslim ettiği zaman gözlerinin oyulacağını, kavurucu Kazak bozkırına salıverileceğini ve dayanılmaz işkenceler altında yitip gideceğini de bilemezdi.”( 4)
“Yüzyüze” adlı hikâyede, İsmail adlı bir asker kaçağının başından geçenler anlatılıyor. Sovyetlerin Almanlara karşı mücadele ettikleri Stalingrad savunması sürerken, cepheden kaçıp köyüne, eşi Seyde’nin yanına gelen İsmail’in bu davranışı ekseninde; vatan savunması için Kırgız halkının ödediği bedeller, bu bedeller ödenirken Seyde’nin eşi İsmail’i ağır kış koşullarında asker kaçağı da olsa yaşatmaya çalışma mücadelesi ve bu mücadele devam ederken yaşanan olaylar anlatılıyor. Seyde’nin, asker kaçağı da olsa eşi İsmail’i ağır kış şartlarında yaşatma mücadelesi; İsmail’le Seyde arasındaki ilişkinin, Seyde’nin Kırgız halkının cephede ve cephe gerisinde ödediği bedelleri, yaptığı fedakârlıkları görmesiyle farklı bir boyuta evrilmesi şeklinde gelişiyor.
“Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek ” adlı hikayede ise “Ala Köpek Dağı” eteklerinde yaşayan Nivih Türklerinin yaşantısı ekseninde, fok avcısı Orhan Ata, Milgin, Emrayin ve Emrayin’in Oğlu Kirisk’in çıktıkları fok avında başlarına gelenler anlatılıyor.
Öykü, Lura ördeğinin yumurtasını koyabilmek için bir kara parçası aramasını anlatan mitolojik bir hikâyeyle başlıyor. Ardından yıllardır avcılık yapan üç yetişkinle ilk defa ava çıkacak olan ve gelecekte boyunun et ihtiyacını karşılamak için kendisine umut bağlanan, iyi bir avcı olacağı düşünülen küçük Kirisk’in üç yetişkinle çıktığı avda başından geçenler anlatılıyor. Küçük avcı Kirisk’in gelenekler doğrultusunda ava gidere hem yetişkinliğe ilk adımı atışı hem de içlerinden biri babası olan (Emrayin) üç tecrübeli avcıdan fok avcılığıyla ilgili bilgiler alması, çıktıkları fok avında avcıların başlarına gelen olaylar hikâyenin ana eksenini oluşturuyor. Bu ana hikâye yanında Nivih Türklerinin yaşantılarına, gelenek ve göreneklerine ilişkin yan hikâyeler ve Orhan Ata’nın düşlerindeki sevgilisi “denizkızı” ile ilgili hayalleri de anlatılıyor.
Cengiz Aytmatov ‘un her eserinde olduğu gibi üç hikâyeden oluşan bu eserinde de yerelde Kırgızlara, genelde tüm insanlara, doğaya, evrene ilişkin her türlü konu hikayeleştirilerek biz okurlara sunuluyor. Cengiz Aytmatov’un her eserinde olduğu gibi zengin yaşantısından da izler taşıyan bu eser; genelden özele, özelden genele anlatılan pek çok hikâye sayesinde bizi çeşitli insanlık halleriyle baş başa bırakıp pek çok şeyi sorgulamamızı, düşünüp hissetmemizi sağlıyor. Cengiz Aytmatov’un okuduğum her esriyle Kırgız halkının ve tüm insanlığın halleri bir yapbozun parçaları gibi genel manzarayı bütünlüyor, Aytmatov’un yazdıklarıyla ortaya koymak istediği büyük resmi görünür kılıyor.
“Bizde mitolojik ürünler çok zengin. Benim bilâkis çocukluk zamanında başımdan geçen pek çok hâdise bana ışık tutmuştur. Beş altı yaşında babamın annesi Ayıkman çok sohbete düşkün bir insandı, eski kültüre vâkıf bir insandı, irticalen şiirler söylerdi. Ben onun yanında büyürken devamlı onun ninnilerini, masallarını, efsanelerini dinlerdim. Köylerde, yaylalarda onunla birlikte dolaşırken bana hep bir şeyler anlatırdı. Ben buna öyle alışmıştım ki onu her gördüğümde bir şeyler anlatması için ısrar ederdim. Saatlerce anlatırdı ve artık konusu kalmazdı. Bu sefer, ‘Yavrum müsaade et biraz uyuyayım, gördüğüm düşü anlatayım.’ Derdi. İşte ninemin anlattıkları bende çok büyük bir zenginlik yarattı. “( 5 )
“İnsanlığın durmadan devam eden hayatı, hep istikbale yönelik olduğu halde yeni nesillerin hayat kaynağı ve mirası geçmişin tecrübeleridir. Başka türlü yeni medenî hayata erişmek mümkün değildir. Bu açıklama bilhassa dil mefhumunun tabiatına uygun düşer. ‘Hünerin temeli dildir.’ Diyen atalarımız boşuna söylememişler. (…) İşte milli dehadan doğan güzel söz hünerinin asıl unsurları, karanlık devirlerden beri uzun yolculukları sırasında özündeki safiyetini kaybetmeden çağımıza kadar ulaşıp günümüz gerçekleri içerisindeki yerlerini alırlar.
Kırgız halkının bu ulu mirası-destan geleneği- yukarıda da söylendiği gibi işte böyle bir ruh zenginliğine sahiptir. Kırgızların Orta Asya’nın en eski halklarından biri olduğu tarihi bir gerçektir. Kendisinin bu ezeli büyüme macerası Kırgız halkına destanî medeniyetin en güzel örneklerini verme imkânı bağışlamıştır. Başka halklar geçmiş medeniyetlerini, tarihlerini, yazılı edebiyatla, heykelle, resimle, tiyatro ve mimarî ile muhafaza ederlerken, Kırgız halkı kendisinin, bütün düşünce ve duygularının ar-namusunu, dünya görüşünü, ideallerini, tarihi hâdiseleri şifahî olarak destan şeklinde ifadeyi tercih etmiştir.”( 6 )
Cengiz Aytmatov’un her eseri gibi bu eseri de okunmalı ve gerek Kırgızların yaşamını gerek tüm insanlığın hallerini yeniden görebilme şansını Cengiz Aytmatov’un ( Yıldırım Sesli Manasçının ) kaleminden okuduğumuz roman ve hikâyelerle yakalamalıyız.
(1)N. Kübra Erbay, Cengiz Aytmatov’un Eserlerinde Tabiat, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ank. 2002, s. 52-53.
(2)Cengiz Aytmatov, Yıldırım Sesli Manasçı, Çev: Refik Özdek, Ötüken Neşriyat A.Ş., İstanbul 1993, s. 15.
(3 ) Cengiz Aytmatov, A.g.e., s. 15–16.
(4) Cengiz Aytmatov, A.g.e., s. 18.
( 5 )Cengiz Aytmatov; “Her Yazar Kendi Halkı İçin Yazmayı Nazarda Tutar”, Mülâkat: Sabiha Özen, Dergâh Dergisi, Sayı 24, Şubat 1992, s. 12, 13 ve 24.
( 6 )Cengiz Aytmatov, “Kadim Kırgız Ruhunun Zirvesi” Akt. İklil Kurban-Ali Akbaş, Kardaş Edebiyatlar Dergisi, Sayı 3, Erzurum 1982, s. 3–4.
[sharethis-inline-buttons]

YORUM