Yaşamın Gölgeli Yanı: Herman Hesse’nin Ağaçlar’ı

ANA SAYFAKitaplık

Yaşamın Gölgeli Yanı: Herman Hesse’nin Ağaçlar’ı

Kiraz Bayram "Yaşamın Gölgeli Yanı: Herman Hesse’nin Ağaçlar’ı" başlıklı yazısıyla Daima Edebiyat'ta

Yunus Çinçin | Şükrü Erbaş’ın İki Şiir Kitabına Dair
André Comte-Sponville’in Erdemler Risalesi’nde Nezaket, Sadakat, Basiret ve Yiğitlik Üzerine
Nesrin Çoruh | Şairin Romanı Okumaları – 2

Yaşamın Gölgeli Yanı: Herman Hesse’nin Ağaçlar’ı
Kiraz Bayram

İnsan bir nesnede yaşama dair anlamlar keşfedebilir mi? Anlamın peşinden tüketircesine koşarken bu koşuşturmaların anlamı ıskaladığını, anlamın kovalanan değil sezilen, aranan değil görülen, gizli değil de bakıpta görmeyi ıskaladığımız sessiz, sade, yalın fakat güçlü bir nesneden edinilen izlenimlerde olabileceğini, sadece durup ona bakmamız gerektiğini söylüyor Herman HESSE Ağaçlar kitabında.

Ağaçlar ile bağım rayihasından gelir. Ahşap kokusunu her zaman sevdim. Ezelden bildiğim bir tanışıklık sanki o. Ahşabın kokusunu aldığım her yerde uzun uzun kalıp içime depolamak istedim odunun kendine has benzersiz rayihasını. O duyuşu hissettiğim saman kağıtlarını da. Elime aldığım saman kâğıda basılı bir kitabın yapraklarını usulca çevirip uzun uzun koklamak atlanmayacak önemli bir ayrıntıyı içerdi daima. Ve o kokunun armağancısı ağaçlar altında oturup yaprak hışırtıları arasında serin düşlere dalmak…  Herman Hesse’nin Ağaçlar adlı eseri ile tanışana kadar ağaçlar benim için bu döngünün içinde romantik arkadaşlardı. Kitaptan sonra ise anlamın devşirildiği yazarın deyimiyle “varoluşsal vaizler” haline geldiler.

Anlamın “izlendiği” ağacın tohumundan başlamak gerekiyor ilkin. 

“…Esinti sessiz bir yağmur gibi toprağa ağdı yaprağı ve tomurcuklarının birkaçı daha şimdiden açılıp yeşillenen ağaççığın dibindeki otları ve yolu kapladı.” “…Her şey beklemede, her şey hazırlık içinde, her şey ince, şefkatle dürten bir oluş heyecanıyla düş kurmakta, filizlenmekte tohum güneşe, bulut tarlaya, körpe otlar havaya doğru…”

Yaşamın neminin benliğimizi ürpertişini, düşlerin heyecanını, toprak ve tohumun bağrından fışkıran hayatın nasıl bir mucize ve eşsiz bir seyir olduğunu hatırlatan cümleleri ile adeta üzerimize doğum mucizesinin safiyetini lirik söylemlerle fısıldar yazar. Tohumlarını bıraktığı topraklara, uçurumlara, dere diplerine, dağ başlarına, derin vadilere cömertçe yeni yaşamlar sunarken gözlerimize cömertliği serpiştirir bir ağaç. Bunu yaparken de oldukça mütevazidir. Ne talepkârdır ne sorgucu. Gövdesinden devşirilen yeni gövdelere sadece yol vermekte, varoluşunu gerçekleştirirken varoluşu da seyretmektedir. İçinde gizli çekirdekle tanrısal anlamlar taşıyan ağaçlar varoluşumuzdaki “zübde-i alemi” de bize haykırmaktadır bu yönleri ile. Her birimiz eşsiz çekirdeklerizdir aslında kendine has… Çekirdek kadar küçük fakat ağaçlar kadar tanrısal bir özlük gizlidir bir yanımızda. Özlerimize tutulan dev bir aynadır bu… Kimse olmaya da özenmezler onlar daima kendileridir. Ağaçları dinlemeyi öğrenmiş birinin kendinden başka bir şey olmak istememesi bundandır. Bize kendi özelliklerimizi ortaya çıkarırsak ağacın bu varoluşsal özelliğini doğaya bizim de sunabileceğimizi ima eden sözlerdir. Güzelliğini uzun uzun övdüğü yaşlı Mor Kayın ağacına bu yüzden şefkat duyar. Mor Kayın güzelliğinden habersiz ortalık yerde yalnız kalışına içerleyerek diğer ağaçların bir aradalığına ve farklı özelliklerine imrenir. Oysa kendisi güzellik diğerlerinde yoktur. Yanılgılarımızdan biridir “ötekinin güzelinin” en güzel olduğu. Her birimiz kendine has “güzellikler” barındırır. Ötekine öykünürken elde edeceğimiz bir şey yokken kaçırdığımız kendimizde olandır. Yapmamız gereken sadece fark etmektir.

“Ağaçlar hep en etkileyici vaizler olmuştur benim için. Ormanlar ve korularda halklar ve aileler halinde yaşayan ağaçlara hayranım ben. Tek başına duran ağaçlara daha da hayranım. Yalnız insanlar gibidir onlar. Şu ya da bu zaaftan ötürü sıvışıp giden münzeviler gibi değil, yalnızlaşmış büyük insanlar gibi, Beethoven ve Nietzsche gibidirler. Tepelerinde uğuldar dünya, kökleri sonsuzluğa uzanır ama sonsuzlukta kaybolup gitmez, var güçleriyle tek bir şey için, onlara özgü, onlarda içkin yasayı yerine getirmek, büyüyüp serpilmek, varlıklarını ortaya koymak için çabalarlar. Hiçbir şey daha kutsal, hiçbir şey daha mükemmel değildir güzel, güçlü bir ağaçtan.”

Hesse’nin en güçlü cümlelerinden biri de budur ağaçlara dair. Onlar yaşamlarında maruz kaldıkları fırtınalara, zararlılara, kuraklıklara, güneşin ateşin yakmalarına, soğuğun keskin dondurmalarına rağmen dimdik, sade ve yalnız kendi benliklerini var etmek için ölesiye ayakta duran, yaşama göğüs germiş kahramanlık motifleridir. Ve varoluşlarını zararsızca ortaya koyan müşfik kahramanlardır… Ve yalnız insanlar… zaaflarından ötürü yalnız kalmış değil üretken olarak var olabilmiş ve yalnızlığı büyük bir cesaretle göğüsleyebilmiş vaizler… Fakat kuru uhrevi vaizler değil varoluşsal bilge vaizler dinlemeyi bilenler için. Ağaçların yalnızlığını yalnızlaşmış büyük insanlara benzetir; Beethoven gibi, Nietzsche gibi insanlar. “Tepelerinde dünya uğuldar, kökleri sonsuzluğa uzanır ama sonsuzlukta kaybolup gitmezler.” Kendi akışındaki içkin yasayı yerine getirmek çabasıdır bu. Benzer nefis cümlelerle anlam sezilmeye devam devam edilir;

“Çok hafif, yumuşak bir esinti çıktı, nefes gibiydi ve onca zaman tutunan yaprakların yüzlercesi, binlercesi dayanmaktan yorularak, inatlaşmaktan, yiğitlenmekten yorularak sessizce, hafifçe, istekle uçuşup gitti. Beş altı ay sımsıkı tutunup direnen yapraklar sıradan bir esintiye, hafif bir nefese birkaç dakika içinde yenik düştü. Çünkü zamanı gelmişti, çünkü o zorlu direnişe artık gerek kalmamıştı. Uçuşup savrulmuşlardı, gülümseyerek, olgunlukla, savaşmadan…”

Anlamın tezatlardan devşirildiğini gösteriyor bize bu satırlar. Yaşam ve yaşama dair her şey sımsıkı tutunulması gerektiği kadar vakti geldiğinde savaşmadan, kendiliğinden ve belki de yeni ve daha derin bir anlama doğru yeniden bir başka şekilde bir başka yola revan olmak üzere vazgeçilenlerdir. Onlar tutulamayanlardır. Bize bahşedilen değil ancak emanet edilenlerdir. Hanemize uğrayan misafirlerdir… Vedanın doğru anının doğurduğu hakikatlerin ezeli ve ebedi ifşasının potasında eriyip bir olmaktırlar. Var oluşun sırrı olan bu tezatla “anlamın anlamını” yeni bir ruhla keşfetmektir. Kadim yasalara bir dokunuştur bu sözler. Aynı bahçede bulunan dev bir manolya ile servigillerden bodur, cüce bir ağacın karşılaştırmasını yapan Hesse“İki ağaç tuhaf bir tezat içinde karşılıklı duruyor ve doğadaki her şey gibi tezatlara aldırmıyorlar, ikisi de kendinden ve haklılığından emin, ikisi de güçlü ve dayanıklı…” cümleleri ile yaşamın zıt doğasına yumuşak bir dokunuş yapıyor.

“Bir ağaç kesildiğinde ve çıplak, ölümcül yarasını güneşe gösterdiğinde, gövdesinden geriye kalan o ak kütüğünden o mezar taşından tüm tarihi okunabilir. Yaş halkaları yumrularında birebir yazılıdır tüm mücadeleler, tüm acılar, tüm hastalıklar, tüm mutluluk ve serpilişler, kurak yıllar, bereketli yıllar, savuşturulmuş saldırılar, atlatılmış fırtınalar…”

 Cümleleri ile bizi bize gösterir ağaçlar aracılığı ile. Ağaç gövdesindeki yaradan okuduğumuz tarih şeceremizdir savrulmalarla, yaralarla, düşmeler kalkmalar ile geçen. Onlar biziz, biz onlar. Tarih derinliği ve gizemselliği ile varoluşlarımızı devam ettirmekteyizdir aslında. Bu yönümüzle de her birimiz kendimize has, yaraları ile ayakta kalmış savaşçılarızdır. “Hayat hem kolaydır hem zordur” sözleri ile destekler savını… Ağaçlar teselli etmeye girişmez. Tüm bunlarla yaşamaktır hayat çünkü ve fısıldar sadece; “bırak konuşsun içindeki Tanrı, o zaman susacaklar…” Devamında dile getirdiği “orası ya da şurası değil yurdun. Yurt ya içindedir ya da hiçbir yerde” cümleleri ile hangi suyun sakası olduğunu soranlar için o suyun kılavuzunu dolandırmadan göstermiştir.

Yazarın şiddetli bir rüzgâr sonrası toprağa yakın bir yerinden kırılıp yuvarlanan şeftali ağacına seslenerek aslında yaşam karşısında insanın yıkıcılığına vurucu göndermeler yaptığı satırlarla bitirmek isterim.

“Elveda sevgili şeftali ağacım! Hiç değilse, seninki düzgün, doğal ve onurlu bir ölüm, ki bu yüzden şanslı addediyorum seni, artık dermanın kalmayana kadar, büyük düşman kollarını burkup koparana kadar direndin ve dayandın. Sonunda pes etmek zorunda kaldın. Ama savaş uçaklarından atılan bombalarla parçalanmadın, şeytani asitlerle yakılmadın, milyonlarca insan gibi sürülmedin yurdundan, kanlı köklerinle üstünkörü dikildiğin yerden bir kez daha koparılıp yurtsuz bırakılmadın, çöküşü ve yıkımı, savaşı ve etrafındaki rezaleti yaşamak ve sefilce ölüp gitmek zorunda kalmadın. Senin gibilere yakışan, sana layık bir yazgın oldu. O yüzden şanslı addediyorum seni; bizden daha iyi, daha güzel yaşlandın ve ömrümüzün sonunda yozlaşmış bir dünyanın zehri ve sefaleti ile boğuşan, etrafımızı kemiren ahlaksızlıklara rağmen bir nebze temiz hava solumak için mücadele eden bizlerden daha onurlu öldün…”

Bu cümleler insanın yıkıcılığına yapılan vurgunun isyanı olduğu kadar doğru andaki vedaların bir varoluş gerçeği olarak olgunlukla kabullenilmesi gerektiğini salık verir. Beklenmeyen, yaşanmamışlıkların daha baskın olduğu ayrılıklar ya da tanrısal özlerimize saygı duyulmaksızın elimizden alınan yaşamlar kalıcı bir yakıştır. Erken uğrayan ölüm aç gözlü bir oburdur. Filistin’de direnişin en güç ama en onurlu mücadelesini verenlerin ölümü böyle bir vedadır ve bu sebeple vicdanı hür olanlar için bir isyandır. Ölüm ancak yaşamın şanına yakışır bir şekilde yaşandığında ve varoluş gerekleri yerine getirildiğinde kabul edilebilir bir dinginlik aracıdır. Ölümle ancak böyle barışılır…

Aktarmaya çalıştıklarım bu nicelik bakımından küçük fakat nitelik bakımından azımsanmayacak kadar geniş eser hakkında az kalıyor. Zira kitabın içinde yer alan şiirler ve yeşil tonlarda türlü ağaç çizimleri de ondaki derinliği artırıyor. Kitap boyunca eşsiz bir koruda geziniyor ve ağaçların, kuşların, doğanın tanrısal ruhunu seziyorsunuz. Ağaçlar gökyüzüne uzatılmış şiirlerdir diyor yazar. Anlamın her zaman kişisel olduğunu hatırlatarak; ağaçlar şiirlerimize ilham olsun ve her birimizin içindeki tanrı konuşsun…

YORUM

WORDPRESS: 0