Muhammet Erdevir, Yücel Balku'nun ikinci öykü kitabı Goncanın Üçüncü Günü'ne dair yazdığı incelemeyle Daima Edebiyat'ta.
Gizemli Gerçekliğin Labirenti: Goncanın Üçüncü Günü’nde Mitsel Motifler
Muhammet Erdevir
Yücel Balku’nun (d. 10 Ocak 1969 / ö. 15 Aralık 2003) Goncanın Üçüncü Günü adlı öykü kitabı, Türk öykücülüğünün 2000’li yıllardaki yönelimlerini örneklemesi bakımından dikkat çekici bir çaba olarak karşımıza çıkar. 2004 yılında yayımlanan bu ikinci kitap, yazarın ilk eseriyle açtığı anlatı evrenini daha da derinleştirerek okuru mitoloji, antropoloji ve folklor ile örülmüş bir edebî evrene davet eder. Balku’nun Goncanın Üçüncü Günü’nü oluşturan öykülerinde kültürel belleğin karmaşık bir çözümlemesi göze çarpar. Yazarın bu kitapta en çok dikkat çeken yönlerinden biri, anlatıların büyülü gerçekçilikle kurduğu ilişkidir. Ancak burada söz konusu olan Latin Amerika menşeli bir edebî tarzın taklidi değildir, yerli efsanevi unsurlarla ve Anadolu folkloruyla kurulan sahici bir bağın anlatı düzlemine taşınmasıdır. Her öyküde farklı derecelerde beliren bu yönelim, kitabın genelinde sarmal bir yapı oluşturur: ölümle yaşam arasındaki geçişler, gerçeklikle tahayyül arasındaki belirsizlikler, geleneksel motiflerle çağdaş sorunların iç içe geçmesi Balku’nun poetikasının yapı taşlarıdır.

Kitabın öne çıkan öykülerinden “Cevşen”, dedektifçe bir arayışın çıkmaza dönüşmesini anlatır. Bir dedektif, kayıp bir kadını ararken cevşenlerin içinden çıkan gazete haberleriyle karşılaşır ve bu ipuçlarının peşine düşer. Kurmaca ile hakikat, kutsallıkla sekülerlik arasındaki sınırların flulaştığı bu öyküde, cevşen trajediyi engelleyemez. Rüya Kalyoncu’nun uğradığı akıbet, arayışın boşunalığını ve insanın kendi dışında gelişen olaylar karşısında duyduğu derin çaresizliği açığa çıkarır.
“Tıley ya da Hiç” ise mitolojik bir anlatının çağdaş bir yeniden inşası olarak okunabilir. Tıley geleneği, halkını kurtarmak için kendini feda eden kahraman figürüyle özdeşleşir. Prensin gönüllü ölüme yürüyüşü, bir trajedi olduğu kadar bir mitin yeniden yazımıdır da. Ancak öykünün finalinde ortaya çıkan, sonsuz kuşatma katmanları metaforu, fiziki bir çıkışsızlıkla birlikte bireyin tarihsel ve toplumsal çıkmazlara mahkûmiyetini simgeler. Bu anlatı, Platon’un mağara alegorisine göndermede bulunurcasına, dış dünya diye tahayyül edilenin aslında sonsuz bir içe kapanış olduğunu düşündürür. Kahraman, düşmana ulaşamaz çünkü düşman -ya da öteki- hiçbir zaman dışsal bir unsur olmayacaktır; asıl kuşatma, bireyin varoluşsal sınırlarıdır.
“Yılan ve Erguvan” ile “Çekirge Sancısı” öyküleri, yılan motifi etrafında örülmüş iki güçlü alegorik anlatıdır. “Yılan ve Erguvan”da otoritenin cisimleşmiş hâli olan Yılan, despotik bir figürdür ve bu haliyle korku rejiminin ve gözetimin sembolüdür. Yılan’ın barındığı taş bina, totaliter sistemlerin bürokratik ve ruhsuz yapısını çağrıştırırken; içerdiği hayaletler, cinler ve gulyabaniler ise halk hafızasında baskının tortusu hâline gelmiş hayalet kurumlardır. “Çekirge Sancısı”nda ise yılan, ölümsüzlüğün ve mitolojik bilgeliğin arayışına eşlik eder. Topal Timur’un yalnızlığı, hayvanlarla kurduğu iletişim ve çocukların ona duyduğu hem korku hem saygı, bir tür ermiş figürünün modern izdüşümünü oluşturur.

Yücel Balku’nun Goncanın Üçüncü Günü kitabında öne çıkan damarlardan biri olan yılan motifi, bireysel ya da kültürel korkuların temsili dolduğu kadar politik bir metafor, mitolojik bir simge ve psikanalitik bir arketip olarak çok katmanlı bir işlev üstlenir. “Yılan ve Erguvan” öyküsünde yılan; sistemin tamamını kontrol eden, yöneten, denetleyen bir Büyük Efendi’ye dönüşür. Yazarın betimlemesinde yılanın sahip olduğu taş bina, iktidarın bürokratik ve gizemli doğasının mekânsal bir izdüşümüdür. “Sanki içinde hâlâ, harabe zamanlarındaki sakinleri; hayaletler, cinler, gulyabaniler barınır.” cümlesiyle o bina, geçmişin travmalarıyla beslenen ve bugünün hafızasını esir alan bir yeraltı iktidarına dönüşür. Bu yapı, modern gözetim toplumlarının, panoptik iktidar biçimlerinin bir benzeridir: herkesin herkesi izlediği ama asıl gücün nerede olduğu belirsiz kalan bir sistem. Yılan burada gözetleyen, gözetlediğini hissettiren, bireyleri pasifleştiren bir varlık olarak karşımıza çıkar. “Yılan büyürken insan küçülür.” ifadesi bu anlamda sadece bireyin otorite karşısındaki ezilmişliğini ve insan ruhunun yavaş yavaş çözülmesini simgeler.
Balku’nun öykülerinde yılan salt bir korku objesi olmanın ötesinde mitolojik bir arayışın da sembolüdür. “Çekirge Sancısı” öyküsünde yılan, doğrudan ölümsüzlüğün bilgisine erişmiş, efsanevi bir varlık olarak işlenir. Sonsuz yaşamı getirecek bir otun varlığından söz edilmesi, Gılgamış Destanı’ndaki “gençlik otu” anlatısının modern bir izdüşümüdür. Bu mitolojide Gılgamış, uzun yolculuklar ve büyük sınavlar sonunda Utnapiştim’in bilgeliği ve yönlendirmesiyle gençlik otunu ele geçirir fakat tam dönüş yolunda bir yılan gelir ve otu çalar. Yılanın kadim bilgilerle donanmış, ölümün sırrına vakıf bir varlık hâlinde tahayyül edilmesi onu ölümsüzlükle ilişkilendirmektedir. Çünkü “bilgi” kaybolsa da “bilgelik” ölümsüzdür. Balku’nun öyküsünde bu mitik bilgelik arayışı bir aşkın eksikliği, bir şefkatin yokluğu üzerinden varoluşsal bir sorgulamaya dönüşür: “Hiçbir insan tarafından sevilmemiştim… kimse şefkatle sarılmamıştı bana.” Ölümsüzlüğün arzulanması burada bedensel bir devamlılık ve duygusal bir anlam bulma çabasıdır.
Yılan motifinin Balku evrenindeki temsili hem dışsal hem de içsel tehditleri kapsar. Dışsal olarak, yılan bir gözetim aygıtıdır: insanlar, hayatta kalabilmek için yılan gibi olmayı öğrenmek zorundadır. İçsel olarak ise yılan, insanın bilinçdışı arzularını, korkularını ve ölümsüzlük düşlerini temsil eder. Jungcu bir okumayla yılan hem gölgedir hem bilgeliğin figürü, hem bastırılmış dürtüler hem de içsel dönüşümün anahtarıdır. Balku, bu ikili yapıyı çözümlemek yerine öykülerinde bilinçli biçimde bir gerilim alanı olarak tutar: okur neyin korkulacak bir tehdit, neyin dönüştürücü bir simge olduğunu ayırt etmekte zorlanır. Bu da öykülerin büyüsünü ve katmanlı anlam derinliğini artırır.
“Yalnız İğdenin Kokusu” ise Balku’nun halk anlatılarıyla en çok iç içe geçen öyküsüdür. İğde ağacının şamanik çağrışımları, gölün kutluluğu, suya atfedilen şifa ve doğurganlık işlevi gibi unsurlar, Anadolu halk inançlarını güçlü bir biçimde metne dâhil eder. Bu öyküde Nevruz gününün seçilmesi tesadüfi değildir. Nevruz, doğanın yeniden uyanışı, bereketin ve yaşamın simgesi olduğu kadar Hızır ve İlyas anlatısıyla da doğrudan ilişkilidir. Göl kıyısında uyuması teşvik edilen çocuksuz kadınlar, şifa arayışı ve doğurganlığı kazanma umuduyla mistik bir ritüele katılır.
Tabiat ve halk inanışları denilince akla ilk gelecek anlatılardan biri olan Hızır ve İlyas, Türk-İslam kültüründe derin kökleri olan ve Anadolu’nun sözlü geleneklerinde güçlü biçimde varlığını sürdüren, kökeni çok daha eskilere, kadim Yakındoğu ve Orta Asya mitolojilerine uzanan bir inanç sistemine dayanır. Hızır, bilgeliğiyle sabrın ve kaderin sırlarına vâkıf bir figür olarak çıkar karşımıza. Aynı zamanda “ölümsüz” bir kuldur; âb-ı hayatı (ölümsüzlük suyu) içtiğine inanılır. Suya dair bu inanç, Hızır figürünü hayat ve şifa ile de özdeşleştirir. Anadolu’da yaygın olan Hızır anlatılarında onun baharda, yeşillikler içinde, bir pınar başında ya da su kenarında göründüğüne inanılır. Hızır’ın geçtiği yerlerin yeşerdiği, bastığı toprağın canlandığı düşünülür. Bu özellikleriyle o, hayatın ve dirilişin timsalidir. İlyas ise daha çok denizle ilişkilendirilmiş bir figürdür. İlyas’ın da tıpkı Hızır gibi ölümsüzlüğe eriştiğine inanılır. Bazı rivayetlerde İlyas’ın suyla, Hızır’ın toprakla ilgili olduğu söylenir. Bu yönüyle her iki figür, doğanın tamamlayıcı unsurlarını temsil eder: biri toprağı ve yeşermeyi, diğeri suyu ve yeniden doğuşu simgeler.
Goncanın Üçüncü Günü kitabındaki “Yalnız İğdenin Kokusu” öyküsünde göl kıyısında uyuyan kadının şifa bulacağı inanışı, işte bu kadim mitolojinin çağrışımlarını çağdaş bir anlatıya taşır. Kadınlar, su kenarında, doğurganlık ve şifa ararlar. Çünkü göl tıpkı iğde ağacı gibi “kutlu”dur. Bu, İslam öncesi Türk inançlarındaki “yer-su” kültüne de açık bir gönderme içerir. Şamanist inanç sisteminde de su, özellikle durgun göl ve pınar suları, ruhlarla temas kurulan, kutsal varlıkların mekânı olan alanlardır. Dilsiz suya dair anlatılar—çocukların konuşmasını sağladığına, şifa verdiğine inanılan sular—bu eski inançların İslamî inanışlarla melezlenmiş biçimleridir. İğde ağacı, öyküde neredeyse bir totem işlevi görür. Kokusu, çevreye yaydığı atmosfer ve altında toplanan insanlar, iğdenin halkın belleğinde kutsal bir varlık olarak kodlandığını gösterir. Nevruz gününde geçen bu anlatı, doğanın dirilişiyle kadınların doğurganlık umudunu birleştirir. Burada göl, Hızır’ın geçtiği yerleri canlandıran su gibi, umut ve bereket taşır. Hızır ve İlyas anlatılarının suyla, şifayla ve tabiatla kurduğu derin ilişki, Balku’nun modern öykü diliyle buluştuğunda, geçmişten bugüne uzanan bir anlatı zinciri oluşur. Bu zincirin her halkası, kolektif bilinçdışından bireysel deneyime, mitolojik çağrışımdan toplumsal yoruma uzanır. Balku’nun başarısı, bu halkaları koparmadan, hatta onları yeni bağlarla örerek çağdaş Türk öyküsüne yeni bir soluk getirmesindedir.
Balku’nun ikinci kitabını oluşturan öykülerde ortak tema, bir tür “arayış” motifidir. Bu arayış insanın kendini, anlamı ve hakikati arayışıdır. Balku’nun öykülerindeki karakterler, çoğu zaman bu arayışlarının sonunda bir çıkmaza sürüklenirler. Ancak bu çıkmaz, hakikatin doğasına dair bir işarettir. Heidegger’in varlık felsefesiyle ilişkilendirilebilecek biçimde hakikat, çoğu zaman bir “açığa çıkma” değil, bir “örtülme” biçiminde tezahür eder Balku’nun dünyasında. Öte yandan Balku’nun metinleri efsanevi gerçeklik ve geleneği anlatının kurucu öğeleri olarak işler. Yazar, Anadolu kültürünün mitolojik ve halk anlatılarıyla kurduğu ilişkiyi anlatının ana ekseni hâline getirir. Bu tutum, postmodern anlatılarda sıkça görülen eklektik kullanımlardan onu ayrıştırmaktadır. Balku’nun öykülerinde folklorik unsurlar, canlı ve dönüştürücü bir unsur olarak yer alır. Bu da öykülerin taşıdığı simgesel yoğunluğu arttırır. Gelenekten alınan figürler -yılan, dağ, ot, göl, ağaç vb.- modern bireyin trajedisine eklemlenir ve yeni bir anlam kazanır.
Goncanın Üçüncü Günü, yazarın bireysel poetikası dışında çağdaş Türk öykücülüğünün imkânlarını da gösteren bir yapıttır. Büyülü gerçekçilikten beslenen, mitolojik ve kültürel unsurları çağdaş anlatı teknikleriyle harmanlayan bu kitap, güçlü bir anlatım dili inşa eder. Yücel Balku, ikinci kitabında çağının edebiyatına tanıklık ederken o edebiyatın sınırlarını genişletmeye çalışır. Öyküler, bir anlam arayışı olarak kendi içinde kapanmaz; aksine, okuru sürekli yeni anlam katmanlarına çağırır. Bu bağlamda Goncanın Üçüncü Günü, üzerinde uzun uzun konuşulabilecek bir kitap olarak öne çıkmaktadır.



YORUM